KOOPERATİF MUHASEBECİSİNİN SORUMLULUĞU

Karar : 2015/1566Tarih : 16.02.2015 KOOPERATİF MUHASEBECİSİNİN SORUMLULUĞU ( Gerekli Bildirimlerde Bulunmamak )
İTİRAZIN İPTALİ ( Tasfiye Halindeki Kooperatif Muhasebecisinin Gerekli Bildirimlerde Bulunmaması – Husumet )
MUHASEBECİNİN HAKSIZ FİİL SORUMLULUĞU ( Gerekli Bildirimlerde Bulunmamak )

İtirazın iptali istemine ilişkin davada;

Davalının tasfiye halindeki kooperatifin muhasebecisi olup;
Zararın giderilmesi, haksız eylem faili olduğu iddia edilen davalıdan istenmiş olduğundan davanın husumetten reddi doğru değildir.fk

DAVA VE KARAR:

Davacı M… vekili Avukat T… tarafından, davalı H… aleyhine 23/01/2013 gününde verilen dilekçe ile itirazın iptali istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; husumet nedeniyle davanın reddine dair verilen 19/06/2013 günlü kararın Yargıtay`ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.
YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİ KARARI:Dava, itirazın iptali istemine ilişkindir.

Yerel mahkemece husumet yokluğu nedeniyle istem reddedilmiş; karar, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı,
S.S. G…  K…`nin muhasebecisi olan davalının gerekli bildirimlerde bulunmadığından vergi cezalarını ödemek zorunda kaldığını, buna ilişkin başlattığı icra takibinin davalının itirazı ile durduğunu belirterek itirazın iptali isteminde bulunmuştur.

Davalı,
davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

Yerel mahkemece, davanın tasfiye halindeki S.S. G… K…`nin tasfiye memuruna karşı açılması gerektiği gerekçesiyle davanın husumet yokluğu nedeniyle reddine karar verilmiştir.

Dosya kapsamından ve özellikle dava dilekçesinden davanın, davalının tasfiye halindeki kooperatifin muhasebecisi olduğu dönemde gerekli bildirimlerde bulunmadığı ve zarara neden olduğu iddiasına dayalı olduğu anlaşılmaktadır.

Şu durumda zararın giderilmesi, haksız eylem faili olduğu iddia edilen davalıdan istenmiş olduğundan davanın husumetten reddi doğru değildir.

Yerel mahkemece açıklanan yön gözetilerek, işin esasının incelenip sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yerinde olmayan gerekçeyle istemin husumet yönünden reddedilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir.

SONUÇ:

Temyiz olunan kararın, yukarıda gösterilen nedenlerle (BOZULMASINA), bozma nedenine göre davacının diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına   oybirliğiyle karar verildi.

Kooperatiflerde Yönetim kuruluna dava açılmasının şartları- MALİ MÜŞAVİR EVREN ÖZMEN

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi`nce, 1163 sayılı Yasa`nın 98. maddesi yollamasıyla TTK`nun 341/2.maddesi hükmüne göreyönetim kurulu üyeleri aleyhine davanın denetçiler tarafından açılması gerektiği, mahkemece davacı tarafa HUMK`nun 39. ve 40. maddeleri uyarınca kooperatif denetçilerinin davayı bizzat takip etmeleri veya vekil atamaları hususunda mehil verilerek sonucuna göre hareket edilmesi gerektiğine işaret edilerek bozulmuştur.

Kooperatif arsasını satıp parasını ortaklara dağıtırsa vergi ödeyecek midir ? MALİ MÜŞAVİR EVREN ÖZMEN

Buna göre, kooperatifinize ait taşınmazın satışından doğan kazancın kooperatif üyelerine dağıtılması halinde kooperatifinizin Kurumlar Vergisi Kanununun 5 inci maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinde yer alan istisnadan yararlanması mümkün olmayacağı gibi kar dağıtımı nedeniyle Gelir Vergisi Kanunun 94 üncü maddesinin birinci fıkrasının (6) numaralı bendinin (b-i) alt bendi uyarınca % 15 oranında gelir vergisi kesintisi yapılması gerekmektedir

E-dergide makalesi yayınlanacak yazarlardan alınacak ücretin vergilendirilmesi- ÖZMEN MALİ MÜŞAVİRLİK

T.C.

ELAZIĞ VALİLİĞİ

Defterdarlık Gelir Müdürlüğü

Sayı

:

48816587-120[37.2014.2]-33

31/12/2014

Konu

:

E-dergide makalesi yayınlanacak yazarlardan alınacak ücretin vergilendirilmesi

            İlgide kayıtlı özelge talep formunuzla, internet sitesi üzerinden akademik ve bilimsel çalışmaların yayınlandığı bir dergi çıkartmak istediğinizi belirterek elektronik dergide makalesi yayınlanacak yazarlardan alınacak ücretin vergilendirilmesi hususunda görüş talep edilmektedir.

            193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun 18 inci maddesinde, “Müellif, mütercim, heykeltraş, hattat, ressam, bestekâr, bilgisayar programcısı ve mucitlerin ve bunların kanuni mirasçılarının şiir, hikaye, roman, makale, bilimsel araştırma ve incelemeleri, bilgisayar yazılımı, röportaj, karikatür, fotoğraf, film, video band, radyo ve televizyon senaryo ve oyunu gibi eserlerini gazete, dergi, bilgisayar ve internet ortamı, radyo, televizyon ve videoda yayınlamak veya kitap, CD, disket, resim, heykel ve nota halindeki eserleri ile ihtira beratlarını satmak veya bunlar üzerindeki mevcut haklarını devir ve temlik etmek veya kiralamak suretiyle elde ettikleri hasılat Gelir Vergisinden müstesnadır.

            Eserlerin neşir, temsil, icra ve teşhir gibi suretlerle değerlendirilmesi karşılığında alınan bedel ve ücretler istisnaya dahildir.

            Yukarıda yazılı kazançların arızî olarak elde edilmesi istisna hükmünün uygulanmasına engel teşkil etmez.

            Serbest meslek kazançları istisnasının, bu Kanunun 94 üncü maddesi uyarınca tevkif suretiyle ödenecek vergiye şümulü yoktur.”

            hükmüne yer verilmiştir.

            Aynı Kanunun 65 inci maddesinde, “Her türlü serbest meslek faaliyetinden doğan kazançlar serbest meslek kazancıdır.

            Serbest meslek faaliyeti; sermayeden ziyade şahsi mesaiye, ilmi veya mesleki bilgiye veya ihtisasa dayanan ve ticari mahiyette olmayan işlerin işverene tabi olmaksızın şahsi sorumluluk altında kendi nam ve hesabına yapılmasıdır…” hükmü yer almıştır.

            Buna göre, serbest meslek faaliyetinin ana unsuru, faaliyetin sermayeden ziyade şahsi çalışmaya, bilimsel veya mesleki bilgiye veya ihtisasa dayanması ve bu faaliyetin müstakil bir organizasyon içinde bir işverene tabi olmaksızın şahsi sorumluluk altında kendi nam ve hesabına yapılmasıdır.

            193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun 37 nci maddesinde, “Her türlü ticari ve sınaî faaliyetlerden doğan kazançların ticari kazanç olduğu hükme bağlanmış olup, ticari kazanç, Vergi Usul Kanunu hükümlerine ve bu kanunda yazılı gerçek (Bilânço veya işletme hesabı esası) veya basit usullere göre tespit edilir.” hükmü yer almaktadır.

            Bu hüküm ve açıklamalardan anlaşılacağı üzere; bir faaliyetin ”ticari faaliyet” sayılabilmesi için, kazanç sağlama niyet ve kastı gerekmemekle birlikte faaliyeti icra eden organizasyonun bütün unsurlarıyla birlikte değerlendirildiğinde kazanç sağlama potansiyeline sahip olması gerektiği ortaya çıkmaktadır.

            Ticari kazanç, esas itibariyle sermaye-emek karışımı bir kaynağa bağlı olarak doğmaktadır. Bu kaynağa bağlı olarak ve devamlı bir organizasyon çerçevesinde yapılan her türlü faaliyet ticari faaliyettir. Serbest meslek faaliyetinin ticari bir organizasyon içinde yapılması, sağlanan gelirin yapısını değiştirmez. Sadece, elde edenler yönünden ticari kazanç sayılmasını gerektirir ve ticari kazanca ait esas ve hükümlere tabi olur.

            Yukarıda yer alan hüküm ve açıklamalar uyarınca, internet sitesi üzerinden akademik ve bilimsel çalışmaların yer aldığı elektronik dergi yayınlanması halinde, bu faaliyetiniz neticesinde elde edeceğiniz gelir,Gelir Vergisi Kanununun ticari kazanca ilişkin hükümleri çerçevesinde, vergiye tabi tutulması gerekmektedir.

            Bilgi edinilmesini rica ederim.

Kooperatif yönetim kurulu üyelerinin muaf tutulduğu aidatların durumu- MALİ MÜŞAVİR EVREN ÖZMEN

T.C.

GELİR İDARESİ   BAŞKANLIĞI

ANKARA VERGİ   DAİRESİ BAŞKANLIĞI

Mükellef   Hizmetleri Gelir Vergileri Grup Müdürlüğü

Sayı

:

38418978-120[61-15/1]-648

17/06/2015

Konu

:

Kooperatif yönetim kurulu üyelerinin muaf tutulduğu   aidatların durumu

İlgide kayıtlı özelge talep formunda; olağan genel kurul toplantısında yönetim kurulu üyelerinin aylık olarak ödemiş oldukları aidat tutarlarının 500,00 TL. ‘sinden muaf tutulmaları yönünde karar alındığı belirtilerek, muaf tutulan bu tutarların vergiye tabi olup olmayacağı hususunda Başkanlığımız görüşü talep edilmektedir.

193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun;

– 61 inci maddesinde; “Ücret, işverene tabi ve belirli bir işyerine bağlı olarak çalışanlara hizmet karşılığı verilen para ve ayınlar ile sağlanan ve para ile temsil edilebilen menfaatlerdir.

Ücretin ödenek, tazminat, kasa tazminatı (Mali sorumluluk tazminatı), tahsisat, zam, avans, aidat, huzur hakkı, prim, ikramiye, gider karşılığı veya başka adlar altında ödenmiş olması veya bir ortaklık münasebeti niteliğinde olmamak şartı ile kazancın belli bir yüzdesi şeklinde tayin edilmiş bulunması onun mahiyetini değiştirmez.

Bu kanunun uygulanmasında, aşağıda yazılı ödemeler de ücret sayılır:

4. Yönetim ve denetim kurulları başkanı ve üyeleriyle tasfiye memurlarına bu sıfatları dolayısıyla ödenen veya sağlanan para, ayın ve menfaatler.”,

– 62 inci maddesinde; “İşverenler, hizmet erbabını işe alan, emir ve talimatları dahilinde çalıştıran gerçek ve tüzel kişilerdir.

61 inci maddenin 1 ila 6 numaralı bentlerinde yazılı ödemeleri yapanlar bu kanunda yazılı ödevleri yerine getirmek bakımından işveren hükmündedir.”,

– 94 üncü maddesinde; “Kamu idare ve müesseseleri, iktisadî kamu müesseseleri, sair kurumlar, ticaret şirketleri, iş ortaklıkları, dernekler, vakıflar, dernek ve vakıfların iktisadî işletmeleri, kooperatifler, yatırım fonu yönetenler, gerçek gelirlerini beyan etmeye mecbur olan ticaret ve serbest meslek erbabı, zirai kazançlarını bilanço veya ziraî işletme hesabı esasına göre tespit eden çiftçiler aşağıdaki bentlerde sayılan ödemeleri (avans olarak ödenenler dahil) nakden veya hesaben yaptıkları sırada, istihkak sahiplerinin gelir vergilerine mahsuben tevkifat yapmaya mecburdurlar.

1.Hizmet erbabına ödenen ücretler ile 61 inci maddede yazılı olup ücret sayılan ödemelerden (istisnadan faydalananlar hariç), 103 ve 104 üncü maddelere göre,

Yukarıdaki bentlerde yazılı vergi tevkifatının yapılmasında 96 ncı madde hükmü göz önünde tutulur. ”,

-98 incı maddesinde; “94 üncü madde gereğince vergi tevkifatı yapmaya mecbur olanlar bir ay içinde yaptıkları ödemeler veya tahakkuk ettirdikleri karlar ve iratlar ile bunlardan tevkif ettikleri vergileri (5615 sayılı Kanunun 10 uncu maddesiyle değişen ibare. Yürürlük:04.04.2007) ertesi ayın yirmiüçüncü günü akşamına kadar, ödeme veya tahakkukun yapıldığı yerin bağlı olduğu vergi dairesine bildirmeye mecburdurlar. …” hükümlerine yer verilmiştir.

Bu hükümlere göre, kooperatif yönetim ve denetim kurulu üyelerine herhangi bir ücret ödemesi yapılmamasına rağmen, aidat ödemesinden muaf tutulmaları nedeniyle kişilere bu şekilde sağlanan menfaatler ücret olarak kabul edileceğinden, Gelir Vergisi Kanununun 61, 94, 103 ve 104 üncü maddelerine göre vergi tevkifatı yaparak 98 inci madde gereğince bağlı olduğunuz vergi dairesine bildirmeniz gerekmektedir.

Bilgi edinilmesini rica ederim.

Maliye hazinesi üzerine irtifak hakkı tesis sözleşmesi yapılarak inşa edilen seranın emlak vergisinden muaf olup olmadığı hk.

Maliye hazinesi üzerine irtifak hakkı tesis sözleşmesi yapılarak inşa edilen seranın emlak vergisinden muaf olup olmadığı hk.

            İlgide kayıtlı özelge talep formu ve eklerinde, Şirketinizin Maliye Hazinesine ait Yozgat İli, Boğazlıyan İlçesi, Bahariye Köyü, 6-7 pafta, 17 cilt, 1595 parsel, 1646 sayfa no.lu, 314.702,20 m² arsa için 28.02.2012 tarihinde 28.07.2035 tarihine kadar devam edecek irtifak hakkı sözleşmesi yaptığı ve bu arsa üzerine tarımsal amaçlı jeotermal sera yatırımı yaptığı belirtilerek, söz konusu sera yatırımının emlak vergisinden muaf olup olmadığı hususunda Başkanlığımız görüşü talep edilmektedir.

            1319 sayılı Emlak Vergisi Kanununun 1 inci maddesinde, Türkiye sınırları içinde bulunan binaların bu Kanun hükümlerine göre bina vergisine tabi olduğu, “Daimi Muaflıklar” başlıklı 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (h) bendinde ise kiraya verilmemek ve zirai istihsalde kullanılmak şartıyla makina ve alet depoları, zahire ambarları, samanlıklar, arabalıklar, ağıllar, ahırlar, kümesler, kurutma mahalleri, böcekhaneler, serler(seralar) ve benzeri binalarla, işçi ve bekçi bina, kulübe ve barakalarının daimi olarak bina vergisinden muaf olduğu, bu binalardan bir kısmı ikamete, bir kısmı da fıkrada yazılı maksatlara tahsis edilmiş bulunduğu takdirde sadece ikamete tahsis olunan kısmın vergiye tabi tutulacağı hükme bağlanmıştır.

            Bu hükümlere göre, şirketinizce irtifak hakkı sözleşmesi yapılarak Maliye Hazinesine ait olan arsa üzerine inşa edilen seranın, kiraya verilmemek ve zirai istihsalde kullanılmak şartıyla Emlak Vergisi Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (h) bendine göre emlak vergisinden muaf tutulması gerekmektedir.

            Bilgi edinilmesini rica ederim.

ORGANİZE SANAYİ BÖLGESİ DAMGA VERGİSİ İSTİSNASI

Konu : DAMGA VERGİSİ İSTİSNASI

İlgide kayıtlı özelge talep formunuz ve ekinin incelenmesinden, … Organize Sanayi Bölgesi Müteşebbis Heyet Başkanlığınca Sosyal Güvenlik Kurumuna verilecek sigorta prim bildirgeleri ile vergi dairesine verilecek Muhtasar ve KDV Beyannamelerinin damga vergisinden istisna olup olmadığı yönünde görüş talep edildiği anlaşılmaktadır.

488 sayılı Damga Vergisi Kanununun 1 inci maddesinde bu Kanuna ekli (1) sayılı tabloda yazılı kağıtların damga vergisine tabi olduğu; 3 üncü maddesinde, damga vergisi mükellefinin kâğıtları imza edenler olduğu ve resmi dairelerle kişiler arasındaki işlemlere ait kâğıtların damga vergisinin kişiler tarafından ödeneceği; 8 inci maddesinde, bu Kanunda yazılı resmi daireden maksadın, genel ve özel bütçeli idarelerle, il özel idareleri, belediyeler ve köyler olduğu, bu dairelere bağlı olup ayrı tüzel kişiliği bulunan iktisadi işletmeler resmi daire sayılmayacağı; Kanuna ekli (1) sayılı tablonun “İV. Makbuzlar ve diğer kağıtlar” başlıklı bölümünün 2/b vergi beyannamelerin; 2/e fıkrasında da sosyal güvenlik kurumlarına verilen sigorta prim bildirgelerinin maktu damga vergisine tabi tutulacağı hükümlerine yer verilmiştir.

Diğer taraftan, 20/05/2006 tarih ve 26173 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5502 sayılı Kanun ile 4958 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 1 ila 24 üncü maddeleri yürürlükten kaldırılmış, Sosyal Güvenlik Kurumu kurulmuştur. Söz konusu Kanunun “Vergi ve fon muafiyeti” başlıklı 36 ncı maddesiyle de Sosyal Güvenlik Kurumuna damga vergisi muafiyeti getirilmiştir.

Konuya ilişkin olarak yayımlanan 16 sayılı Damga Vergisi Sirkülerinin 3 üncü bölümünde de, 488 sayılı Kanunun 8 inci maddesinde tanımlanan resmi daireler ya da damga vergisinden muaf tutulmuş diğer kişi ve kuruluşlar tarafından 5502 sayılı Kanuna göre damga vergisi muafiyeti bulunan Sosyal Güvenlik Kurumuna 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu hükümleri gereğince verilecek sigorta prim bildirgesi niteliğindeki aylık prim ve hizmet belgesi ile e-bildirge sözleşmelerinin damga vergisine tabi tutulmaması gerektiği açıklanmıştır.

Öte yandan, 4562 sayılı Organize Sanayi Bölgeleri Kanununun 20 nci maddesinde, Organize Sanayi Bölgelerinin ihtiyacı olan elektrik, su, kanalizasyon, doğalgaz, arıtma tesisi, yol, haberleşme, spor tesisleri gibi alt yapı ve genel hizmet tesisleri kurma ve işletme, kamu ve özel kuruluşlardan satın alınarak dağıtım ve satışını yapma, üretim tesisleri kurma ve işletme hakkının sadece Organize Sanayi Bölgesinin yetki ve sorumluluğunda olduğu; 21 inci maddesinde ise, Organize Sanayi Bölgesi tüzel kişiliğinin, bu Kanunun uygulaması ile ilgili işlemlerde her türlü vergi, resim ve harçtan muaf olduğu hükmüne yer verilmiştir.

Yukarıda yapılan açıklamalar çerçevesinde, … Organize Sanayi Bölgesi tüzel kişiliğine 4562 sayılı Kanunun uygulanmasına dair işlemler yönünden muafiyet tanındığı hususu dikkate alındığında, bu kapsamda değerlendirilmesi mümkün bulunmayan vergi dairesine verilecek KDV ve muhtasar beyannameleri ile Sosyal Güvenlik Kurumuna verilecek sigorta prim bildirgesi niteliğindeki aylık prim ve hizmet belgelerinin damga vergisine tabi tutulması gerekmektedir

Bilgi edinilmesini rica ederim.

Turist kafilesine eşlik eden yabancı uyruklu kişiye doğrudan ödenen bedellerin ve elde edilen kazancın vergilendirilmesi.

T.C.

GELİR İDARESİ   BAŞKANLIĞI

 İSTANBUL VERGİ DAİRESİ BAŞKANLIĞI

(Mükellef   Hizmetleri Gelir Vergileri Grup Müdürlüğü)

Sayı

:

62030549-120[6-2012/870]-75349

18/08/2015

Konu

:

Turist kafilesine eşlik eden yabancı uyruklu kişiye   doğrudan ödenen bedellerin ve elde edilen kazancın vergilendirilmesi.

            İlgide kayıtlı özelge talep formu ve ek dilekçenizde, Üsküdar Vergi Dairesi  mükellefi olduğunuzu, ABD’den Türkiye’ye gönderilen yurtdışında mukim kişilerden oluşan turist kafilesinin karşılanıp yeme içme, otel ve benzeri ihtiyaçlarının karşılanması organizasyonu işini yaptığınız, turist kafilesi gönderen yurtdışındaki firma tarafından yapılan harcamalar ile bu organizasyonun bedeli karşılığı olarak adınıza topluca ödeme  yapıldığını belirterek;

-Yurtdışına kesilecek faturada KDV hesaplanıp hesaplanmayacağı,

-Bu organizasyonun hizmet ihracı kapsamına girip girmediği ile hizmet ihracı kapsamına girmekte ise KDV iadesi alma imkanı olup olmadığı ve iade mümkün ise iadede hangi KDV tutarlarının iadesinin mümkün olduğu,

-Çoğu zaman aynı meslek mensuplarından oluşan kafileyi yurt dışında bir araya getirerek bu kafileyle birlikte Türkiye’ye gelip Türkiye’de bu kafileye eşlik eden, bu kafile için Türkiye’de seminer ve benzeri organizasyonlar tertip eden, geldiği kafileyle birlikte ülkesine geri dönen ve Türkiye’de mükellefiyeti bulunmayan yabancı uyruklu kişilere tarafınızdan doğrudan yapılan ödemenin nasıl belgelendirileceği, gelir ve katma değer vergisi stopaj yükümlülüğü bulunup bulunmadığı,

hususlarında görüş talep edildiği anlaşılmakta olup konuyla ilgili Başkanlığımız görüşü aşağıda açıklanmıştır.

I-GELİR VERGİSİ KANUNU YÖNÜNDEN

193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun “Ticari Kazancın Tarifi” başlıklı 37 nci maddesinde; her türlü ticari ve sınai faaliyetlerden doğan kazançların ticari kazanç olduğu hükmüne yer verilmiştir.

Ticari faaliyet emek-sermaye organizasyonuna dayanmakta olup, kazanç sağlama niyet ve kastının bulunup bulunmaması böyle bir organizasyon tarafından icra edilen faaliyetin ticari faaliyet olma niteliğine etki etmemektedir. Ancak, bir faaliyetin ticari faaliyet sayılabilmesi için kazanç sağlama niyet ve kastı gerekmemekle birlikte, faaliyeti icra eden organizasyonun bütün unsurlarıyla birlikte değerlendirildiğinde kazanç sağlama potansiyeline sahip olması ve şahsi ihtiyaç kapsam ve sınırlarını aşması gerekmektedir.

Aynı  Kanunun 65 inci maddesinde, serbest meslek kazancının tanımı yapılmış  66 ncı maddesinde ise serbest meslek faaliyetini mutad meslek halinde ifa edenlerin serbest meslek erbabı olduğu hüküm altına alınmıştır.

Söz konusu Kanunun 94 üncü maddesinin birinci fıkrasında, maddede sayılan ödemleri nakden veya hesaben yaptıkları sırada istihkak sahiplerinin gelir vergilerine mahsuben tevkifat yapmaya mecbur olanlar belirtilmiş olup anılan fıkranın (2/b) bendinde serbest meslek kazancı ödemelerinden %20  (Bakanlar Kurulunun 2009/14592 sayılı sayılı kararı ile ) oranında tevkifat yapılması  gerektiği  belirtilmiştir.

Bu açıklamalara göre; Türkiye’ye gönderilen yurtdışında mukim kişilerden oluşan turist kafilesinin tarafınızca karşılanıp yeme içme, otel vb. ihtiyaçlarının karşılanması şeklinde verdiğiniz aracılık hizmetleri ticari faaliyet kapsamında bulunduğundan, elde edeceğiniz komisyon gelirinin Gelir Vergisi Kanununun ticari kazanç hükümleri çerçevesinde vergilendirilmesi gerekmektedir.

Diğer taraftan, turist kafilesi ile birlikte Türkiye’ye gelen ve bu kafileye seminer veren   yabancı uyruklu kişinin elde ettiği kazanç serbest meslek kazancı kapsamında bulunduğundan, söz konusu kişilere yapacağınız ödemeler üzerinden %20 oranında gelir vergisi tevkifatı yapılacağı tabiidir.

Öte yandan, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti İle Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti Arasında Gelir Üzerinden Alınan Vergilerde Çifte Vergilendirmeyi Önleme ve Vergi Kaçakçılığına Engel Olma Anlaşması ve Eki Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun”nun hükümlerinin de dikkate alınacağı tabiidir.

Anlaşmanın iç mevzuat hükümlerine göre mükellef lehine menfaat yarattığı durumlarda Anlaşma hükümlerinden yararlanabilmek için ABD mukimi kişilerin bu ülkelerde tam mükellef olduklarını ve tüm dünya kazançları üzerinden bu ülkede vergilendirildiklerini ABD yetkili makamlarından alacakları bir belge ile kanıtlamaları ve bu belgenin aslı ile birlikte Noterce veya ABD’deki Türk Konsolosluklarınca tasdik edilmiş Türkçe tercümesinin bir örneğini vergi sorumlularına veya ilgili vergi dairesine ibraz etmeleri gerekmektedir.

II- KATMA DEĞER VERGİSİ KANUNU YÖNÜNDEN :

3065 sayılı Katma Değer Vergisi (KDV) Kanununun;

– 1/1 inci maddesinde, Türkiye’de ticari, sınai, zirai faaliyet ve serbest meslek faaliyeti çerçevesinde yapılan teslim ve hizmetlerin KDV’ye tabi olduğu,

– 4/1 inci maddesinde, hizmetin, teslim ve teslim sayılan haller ile mal ithalatı dışında kalan işlemler olduğu ve bu işlemlerin bir şeyi yapmak, işlemek, meydana getirmek, imal etmek, onarmak, temizlemek, muhafaza etmek, hazırlamak, değerlendirmek, kiralamak, bir şeyi yapmamayı taahhüt etmek gibi şekillerde gerçekleşebileceği,

– 6/b maddesinde, işlemlerin Türkiye’de yapılmasının, hizmetin Türkiye’de yapılmasını veya hizmetten Türkiye’de faydalanılmasını ifade ettiği,

– 11/1-a maddesinde, ihracat teslimleri ve bu teslimlere ilişkin hizmetler ile yurt dışındaki müşteriler için yapılan hizmetlerin KDV’den istisna olduğu,

– 12/2 nci maddesinde ise, bir hizmetin yurt dışındaki müşteriler için yapılan hizmet sayılabilmesi için, hizmetin yurt dışındaki bir müşteri için yapılmış olması ve hizmetten yurt dışında faydalanılması gerektiği

hüküm altına alınmıştır.

Öte yandan, KDV Genel Uygulama Tebliğinin;

– “II/A-2. Hizmet İhracı” başlıklı bölümünde, “3065 sayılı Kanunun (11/1-a) maddesi kapsamında bir hizmetin KDV’den istisna olabilmesi için, aynı Kanunun (12/2) nci maddesine göre;

– Hizmetin yurtdışındaki bir müşteri için yapılması,

– Hizmetten yurtdışında faydalanılması,

gerekir.

Hizmetin yurtdışındaki bir müşteri için yapıldığı, yurtdışındaki müşteri adına düzenlenen fatura ve benzeri belge ile tevsik edilir.

Hizmetten yurtdışında faydalanılmasından kasıt, Türkiye’de yurtdışındaki müşteri için yapılan hizmetin, müşterinin yurtdışındaki iş, işlem ve faaliyetleri ile ilgili olması; Türkiye’deki faaliyetleri ile ilgisi bulunmamasıdır.”

-“II/A-2.1.” bölümünde yer alan 3 numaralı örnekte ise “Türkiye’de yerleşik olan ve seyahat acenteliği yapan (B) A.Ş.yurtdışında bulunan bir seyahat acentesinin gönderdiği turist grubuna konaklama, tur düzenleme ve yeme-içme hizmeti vermektedir. (B), söz konusu  hizmeti karşılığında 25.000 TL almıştır. Türkiye’deki seyahat acentesi aldığı bu paranın 10.000 TL’lik kısmını, turist grubunun Türkiye’deki konaklama, yeme-içme gibi masraflarında  kullanmıştır. Yaptığı bu masraflardan sonra kendisine 15.000 TL kalmıştır.

Bu durumda, (B), yabancı seyahat acentesine 15.000 TL’lik hizmette bulunmuş olup, bu hizmet KDV’den istisna olacaktır.

Ancak, (B) A.Ş. nin turist grubuna Türkiye’de verdiği yeme-içme, konaklama gibi hizmetlerden Türkiye’de faydalanıldığından, bu hizmetler KDV’ye tabidir.

Bu mükellefin, yabancı seyahat acentesine verdiği söz konusu hizmetlere ait düzenleyeceği faturada, vergiden istisna tutulan hizmet bedeli ile vergiye tabi tutulacak  hizmet bedelini ayrı ayrı gösterebileceği gibi, bu hizmetler için ayrı ayrı fatura düzenlemesi de  mümkündür.”

açıklamalarına yer verilmiştir.

Bu hükümler ve açıklamalar çerçevesinde;

1) Yurt dışından gelen turist grubunun ihtiyaçlarının karşılanması için tarafınızca tertip edilen yeme, içme, otel vb. hizmetlere ilişkin ödenen bedeller, bu hizmetlerden Türkiye’de faydalanıldığı için KDV’ye tabi olacaktır.

2) Yapmış olduğunuz KDV’ye tabi bu masraflardan sonra aracılık hizmeti olarak tarafınıza kalan komisyon tutarları, yurt dışında mukim firmaya verilen hizmetin karşılığı olup, belirtilen şartların sağlanması halinde hizmet ihracı kapsamında KDV’ye tabi olmayacaktır.

3) Yurt dışında bir araya getirerek Türkiye’ye getirdiğiniz bu kafileye, Türkiye’de eşlik eden, seminer ve benzeri organizasyonlar tertip eden ve birlikte ülkesine geri dönen kişilere, verilen hizmete ilişkin yapılan ödemeler söz konusu hizmetten Türkiye’de yararlanıldığından KDV’ye tabi olup, bu kişilerin ikametgâhı, işyeri, kanuni merkezi ve iş merkezi Türkiye’de bulunmaması halinde söz konusu KDV’nin tam tevkifat uygulaması kapsamında tarafınızca 2 No.lu KDV beyannamesi ile beyan edilmesi gerekmektedir.

Öte yandan, sorumlu sıfatıyla beyan edilerek ödenen bu verginin firmanızca ödendiği  dönem 1 No.lu KDV beyannamesi ile indirim konusu yapılması mümkün bulunmaktadır.

III- VERGİ USUL KANUNU YÖNÜNDEN :

213 sayılı Vergi Usul Kanununun 227 nci maddesinde, bu Kanunda aksine hüküm olmadıkça bu Kanuna göre tutulan ve üçüncü şahıslarla olan münasebet ve muamelelere ait olan kayıtların tevsikinin mecburi olduğu; 229 uncu maddesinde, faturanın tanımı yapılmış; 230 uncu maddesinde faturada bulunması gereken asgari bilgilere yer verilmiş; 231 inci maddesinin birinci fıkrasının (5) numaralı bendinde, faturanın, malın teslimi veya hizmetin yapıldığı tarihten itibaren azami yedi gün içinde düzenlenmesi gerektiği, 232 nci maddesinde tüccarların, sattıkları emtia veya yaptıkları işler için fatura verme ve aldıkları emtia veya hizmetler için de fatura isteme ve alma mecburiyetleri bulunduğu hükme bağlanmıştır.

234  üncü maddesinde de ” Birinci ve ikinci sınıf tüccarlar, kazancı basit usulde tespit edilenlerle defter tutmak mecburiyetinde olan serbest meslek erbabının ve çiftçilerin: vergiden muaf esnafa yaptırdıkları işler veya onlardan satın aldıkları emtia için tanzim edip işi yapana veya emtiayı satana imza ettirecekleri gider pusulası vergiden muaf esnaf tarafından verilmiş fatura hükmündedir. Bu belge, birinci ve ikinci sınıf tüccarların, zâti eşyalarını satan kimselerden satın aldıkları altın, mücevher gibi kıymetli eşya için de tanzim edilir.”

Ayrıca, konu hakkında yayımlanan 225 Sıra No.lu Vergi Usul Kanunu Genel Tebliğinde gider pusulalarında, işin mahiyeti, cinsi, adedi, fiyatı, tutarı, toplamı, tevkif edilen vergi oranı ve net tutarı; işi yaptıran ile yapanın veya emtiayı satın alan ile satanın adlarıyla soyadları (tüzel kişilerde unvanları) adresleri, varsa vergi dairesi ve hesap numarası, seri ve müteselsil sıra numarası ve düzenleme tarihine ilişkin bilgilere yer verilmesi gerektiği belirtilmiştir.

Diğer taraftan, 253 Sıra Numaralı Vergi Usul Kanunu Genel Tebliğinin “Yurt Dışında Faaliyette Bulunan Mükelleflere Yaptırılan İş ve Hizmetler Karşılığında Alınan Belgelerle İlgili İşlemler” başlıklı ( B) bölümünde yurt dışında mukim kişi veya kuruluşlara yaptırılan iş veya hizmetler karşılığında ödemede bulunan gelir veya kurumlar vergisi mükelleflerinin, yurt dışında mukim kişi veya kuruluşlardan aldıkları muteber belgeleri gider olarak defterlerine kaydedebildikleri belirtilerek, yurt dışındaki kişi veya firmalardan belge alan mükelleflerin, bu belgeleri defter kayıtlarında gider olarak göstermeleri sırasında belgelerde yazılı bedelleri, belgelerin düzenlendiği günde Merkez Bankasınca belirlenen döviz alış kuru üzerinden Türk Lirasına çevirerek kayıtlarında gösterecekleri; ancak, inceleme sırasında inceleme elemanınca lüzum görülmesi halinde, mükelleflerin bu belgelerini tercüme ettirmek zorunda oldukları açıklamalarına yer verilmiştir. Dolayısıyla, yurt dışındaki kişi ve firmalardan satın alınan mal ya da yaptırılan hizmetler karşılığında alınan belgenin bulunduğu ülke mevzuatına uygun düzenlenmesi şartıyla kayıtlarda gösterilebilmesi mümkün bulunmaktadır.

Yukarıda yer verilen açıklamalara göre,

Yurtdışında bulunan firmaya aracılık hizmeti sunulması halinde aracılık faaliyeti dolayısıyla elde etmiş olduğunuz komisyon geliri için yurtdışı firma adına hizmetin sunulduğu tarihten itibaren azami yedi gün içinde fatura düzenlenmesi,

Türkiye’ye getirilen kafileye, Türkiye’de eşlik eden, seminer ve benzeri organizasyonlar tertip eden ve birlikte ülkesine geri dönen kişilere, söz konusu kişilerin ikametgâhı, işyeri, kanuni merkezi ve iş merkezi Türkiye’de bulunmaması ve vergi mükellefi olmamaları koşuluyla, verdikleri hizmete ilişkin yapılan ödemeler için tarafınızdan gider pusulası düzenlenmesi,

Ancak söz konusu kişilerin ikametgâhı, işyeri, kanuni merkezi ve iş merkezi Türkiye’de bulunmaması ve vergi mükellefi olmaları durumunda ise adınıza hizmeti veren kişinin bulunduğu ülke mevzuatına uygun muteber belge düzenlemesi gerekmektedir.

Bilgi edinilmesini rica ederim.

Üyelerin titizlik derecesi ve sorumlulukları:

Üyelerin titizlik derecesi ve sorumlulukları:

Madde 62 – Yönetim Kurulu, kooperatif işlerinin yönetim için gereken titizliği gösterir ve kooperatifin başarısı ve gelişmesi yolunda bütün gayretini sarf eder.

Yönetim Kurulu, kendi tutanakları ile Genel Kurul tutanaklarının, gerekli defterlerin ve ortak listelerinin muntazam hazırlanıp, tutulup, saklanmasından ve işletme hesabiyle, yıllık bilonçonun kanuni hükümlere uygun olarak hazırlanıp tetkik olunmak üzere denetleme kuruluna verilmesinden sorumludur.

Yönetim Kurulu üyeleri ve kooperatif memurları, kendi kusurlarından ileri gelen zararlardan sorumludurlar. Bunların suç teşkil eden fiil ve hareketlerinden ve özellikle kooperatifin para ve malları bilanço, tutanak, rapor ve başka evrak, defter ve belgeleri üzerinde işledikleri suçlardan dolayı kamu görevlisi gibi cezalandırılır. (1)

Kooperatif ortağı kooperatife dava açabilir mi ?

Öte yandan, 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’nun 59/3 maddesinde;
” Yönetime veya temsile yetkili şahısların kooperatife ait görevlerini yürütmeleri esnasında meydana getirdikleri haksız fiillerden doğan zararlardan kooperatif sorumludur”     hükmüne yer verilmiş,

62/1. maddesinde ise;
yönetim kurulu üyelerinin görevleri belirtilmiş, yönetim kurulunun, kooperatif amaçlarının gerçekleşmesi ve ortakların çıkarlarının korunması ile ilgili olarak yasalara, anasözleşme hükümlerine ve genel kurul kararlarına göre işleri titizlikle yürütecekleri ve kooperatifin başarısı ve gelişmesi yolunda gereken çabayı göstermekle görevli oldukları,      açıklanmıştır.

62/3. maddesinde ise;
Yönetim Kurulu üyeleri ve kooperatif memurları, kendi kusurlarından ileri gelen zararlardan sorumludurlar ”                    hükmüne yer verilmiştir.

Aynı Kanun`un 98. maddesi yollaması ile TTK`nın 336. maddesi uyarınca,
Genel olarak yönetim kurulu üyeleri kooperatif adına yapmış oldukları sözleşme ve işlerden dolayı şahsen sorumlu değildir.

Aynı maddede
Beş bent halinde sayılan durumlar, bu genel ilkenin istisnaları olarak gösterilmiştir.

Anılan istisnalardan olan 5. bent,
” idare meclisi azaları şirket namına gerek kanunun gerek esas mukavelelerinin kendilerine yüklediği sair vazifelerin kasden ve ihmal neticesi olarak yapılmamasından gerek şirkete, gerek münferit pay sahiplerine ve şirket alacaklılarına karşı müteselsilen mesuldürler ”      hükmünü içermektedir.

818 sayılı BK’nın 41, 50 ve 51. madde (TBK 50, 62.madde) hükümleri ile yukarıda anılan maddeler birlikte değerlendirildiğinde,

Yöneticilerin ve temsile yetkili şahısların zarar doğuran eyleminden dolayı, yöneticiler ve kooperatif müteselsilen sorumludurlar.

Bu nedenle, ortaklığın, yöneticilere karşı sorumluluk davası açmasının yanı sıra ortakların, kooperatife karşı maddi ve manevi tazminat davası açma hakları bulunmaktadır.

1982 Anayasası`nın 36. maddesinde yer verilen
” Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir”  ibaresi,  ortakların dava açma hakkının temel dayanağıdır.

Kooperatif ortağı olma, kooperatife karşı dava açma hakkından vazgeçme olarak yorumlanamayacaktır. Ortak tarafından dava hakkının kullanılması, ortaklığın TTK`nın 341. maddesine dayalı dava açma hakkında olduğu gibi, genel kurul kararına ve davanın denetçilerin asıl ya da vekil aracılığı ile dava açmasına bağlı değildir.

Ortakların dava açma hakları da doğrudan doğruya zarar ve dolaylı zarar durumuna göre değişiklik içerir.
Yönetim ve denetim kurulu üyelerinin yasa ve anasözleşme hükümlerine aykırı davranışları ile ortaklığın malvarlığını azaltan veya kötüleştiren davranışları, ortaklar ve alacaklıların dolaylı zarar görmesine yol açar.
Zira, bu tür tasarruflar payları oranında ortakları etkiler.

Başka bir anlatımla, ortaklığın doğrudan doğruya zarar görmesi, ortakların dolaylı zararıdır.
Ancak, ortak TTK’nın 340. madde yollaması ile 309/1. maddesi uyarınca dolaylı zarar dolayısıyla açtığı davada hükmedilecek tazminatı kendisi adına değil, ortaklığa verilmesi yönünde talepte bulunabilir.
Bu tür zarar, kooperatif bakımından doğrudan, davacı bakımından dolaylı zarar olup, hükmedilecek tazminatı kendisi adına değil, ortaklığa verilmesi yönünde talepte bulunabilir.

İkinci durum ise doğrudan zarar halidir. Bu halde yöneticilerin veya denetçilerin eylemleri sonucunda ortakların ortaklığın zararından müstakil olarak gördükleri zararlar söz konusudur. Anılan zarar türünde ortaklığın zarar görüp görmemesinin bir önemi bulunmamaktadır. Esasen, bu zararın üçüncü kişinin gördüğü zarardan tek farkı, ortak olmanın sonucu olmasıdır.

TTK`nın 336/5. maddesinde anlamını bulan bu dava türünde ise ortaklar talep ettiği tazminatın kendisi adına hükmedilmesini isteyebilirler. Her iki davada da husumet yöneticilere ve/veya denetçilere yöneltilmekte, davacı taraf değişmektedir.

Bu durumda mahkemece, kooperatif uygulamaları konusunda uzman bilirkişiden yukarıda açıklanan ilkeler çerçevesinde dava dışı yüklenici ile davalı kooperatif arasında devam eden davalar da değerlendirilerek, birleşen davada davalıların kusurlu olup olmadıkları konusunda rapor alınıp sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, kooperatif yönetim kurulu üyelerinin görevlerini yerine getirmediklerinden bahisle soyut gerekçe ile hüküm tesis edilmesi doğru olmamıştır.

Kooperatif Ortağı Kira kaybı

Kooperatif konusunda uzman bir bilirkişi ya da kurulu seçilerek yukarıda açıklanan ilkeleri somut olay bakımından tartışan açıklayıcı, gerekçeli ve denetime elverişli rapor alınıp, sonucuna göre davacının eksik iş bedeli ile kira tazminatı talepleri hususunda bir karar verilmesi gerekirken, eksik incelemeye dayalı olarak, yazılı şekilde, davacının taraf olmadığı arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi hükümlerine göre hesaplanan kira tazminatına hükmedilmesi doğru olmamıştır.

Kooperatifler hukukunda mutlak değil, nispi eşitlik ilkesi geçerlidir.

1163 sayılı Kanun`un 23. maddesinde; “Ortaklar bu kanunun kabul ettiği esaslar dahilinde hak ve vecibelerde eşittirler” ifadesine yer verilmiştir.

Kooperatifler hukukunda mutlak değil, nispi eşitlik ilkesi geçerlidir.

Eşitlik ilkesi gereği tüm ortaklara konut tesliminin aynı tarihte ve emsal üyelerin ödemeleri nazara alınarak aynı nitelikte yapılması gerekir. Ortağa teslim edilen konutta emsallerine göre eksiklik, kusur ya da ayıp varsa bundan doğan zararlar ortakça kooperatiften istenebilir.

Eksik imalat bedelinin belirlenmesinde de eşitlik ilkesi nazara alınmalı, diğer kooperatif ortaklarının konutları emsal alınarak, yapım hataları ve eksiklikler somut olarak belirlenmeli, denetime ve izlemeye elverişli rapor alınmalıdır.
Dairelerin teslim edildiği tarih ve teslim edilme anındaki niteliği eşitlik ilkesi uyarınca değerlendirilmeli,
eşitlik ilkesine aykırı biçimde eksik ve kusurlu imalatın tespit edilmesi halinde bunun, kullanıma engel olup olmadığı, bu kapsamda kira kaybı isteminin yerinde olup olmadığı irdelenmeli, aynı statüdeki diğer üyelere teslim edilen bağımsız bölümlerin ne şekilde teslim edildiğinin, eşitlik ilkesinin ihlâl edilip edilmediğinin saptanması, eksik ve ayıplı imalatın tespiti halinde bunun kira kaybına yol açıp açmadığının belirlenmesi gerekmektedir.

Teslim tarihi
yönünden ise kooperatif kayıtları inceletilerek, bağımsız bölümlerin teslim tarihine ilişkin genel kurullarda bir tarih kararlaştırılıp kararlaştırılmadığı, bir tarih belirlenmemiş ise bağımsız bölümlerin diğer üyelere hangi tarihte teslim edildiğinin saptanması, dayandığı delilleri sunması için davalı kooperatife olanak tanınması icap etmektedir. Konutların tamamlanmamış olması halinde, davacının da beklemesi ve bu duruma katlanması gerekir.
Diğer üyelerin konutları tamamlanıp teslim edilmiş ise davacının da dairesinin bitirilip teslimini istemek hakkıdır.
Kooperatifin diğer üyelerinden davacı ile aynı konumda olup, kooperatife borcu olduğu halde dairesini teslim alıp yararlanmaya başlayan üyelerin varlığının tespiti halinde, eşitlik ilkesi uyarınca davacının da aynı süre zarfında kira bedeli talep hakkı doğacağının kabulü gerekir.

Kooperatif Yönetim Kurulu üyeleri ve kooperatif memurları, kendi kusurlarından ileri gelen zararlardan sorumludurlar.

Kooperatif Yönetim Kurulu üyeleri ve kooperatif memurları, kendi kusurlarından ileri gelen zararlardan sorumludurlar.

Genel olarak yönetim kurulu üyeleri kooperatif adına yapmış oldukları sözleşme ve işlerden dolayı şahsen sorumlu değildir.
Ancak, Aynı maddede Beş bent halinde sayılan durumlar, bu genel ilkenin istisnaları olarak gösterilmiştir.

Mahkemece, kooperatif uygulamaları konusunda uzman bilirkişiden kararda açıklanan ilkeler çerçevesinde dava dışı yüklenici ile davalı kooperatif arasında devam eden davalar da değerlendirilerek,
birleşen davada davalıların kusurlu olup olmadıkları konusunda rapor alınıp sonucuna göre karar verilmesi gerekirken;
Kooperatif yönetim kurulu üyelerinin görevlerini yerine getirmediklerinden bahisle soyut gerekçe ile hüküm tesis edilmesi doğru olmamıştır

Kooperatifler hukukunda mutlak değil, nispi eşitlik ilkesi geçerlidir.

Kooperatif üyeliğine bağlı olarak maddi ve manevi tazminat istemine ilişkin davalarda:
Kooperatifler hukukunda mutlak değil, nispi eşitlik ilkesi geçerlidir.
Eşitlik ilkesi gereği tüm ortaklara konut tesliminin aynı tarihte ve emsal üyelerin ödemeleri nazara alınarak aynı nitelikte yapılması gerekir.

Diğer üyelerin konutları tamamlanıp teslim edilmiş ise davacının da dairesinin bitirilip teslimini istemek hakkıdır.
Kooperatifin diğer üyelerinden davacı ile aynı konumda olup, kooperatife borcu olduğu halde dairesini teslim alıp yararlanmaya başlayan üyelerin varlığının tespiti halinde, eşitlik ilkesi uyarınca davacının da aynı süre zarfında kira bedeli talep hakkı doğacağının kabulü gerekir.

KOOPERATİF ORTAKLIK HİSSESİNİN HARİCEN DEVRİ

YHGKEsas : 2015/13-1611Karar : 2015/1501Tarih : 05.06.2015 KOOPERATİF ORTAKLIK HİSSESİNİN HARİCEN DEVRİ ( Aidat Borcu Yönünden )
MENFİ TESBİT DAVASI ( Kooperatif Aidet Borcu – Kooperatif Ortaklık Hissesinin Devri )

Kooperatif aidat borcu sebebiyle yapılan icra takibine karşı açılan, menfi tesbit davasında:

Davacı, kooperatife ait borcunu dört (4) adet senetle (her biri 1.000 TL) ödediğini ileri sürmekle birlikte;
bu senetlerin vade tarihleri dikkate alındığında üç adet senedin vade tarihinin hisse devir tarihinden sonraki döneme denk geldiği gibi, senetlerin hangi tarihte tahsil edildiği ve buna göre, davacının hisse devir tarihi itibariyle ne kadar borçlu olduğu hükme esas alınan bilirkişi raporu içeriğinden anlaşılamamaktadır.

Bu nedenle, bilirkişi raporu bu yönüyle hem tarafların denetimine, hem de Yargıtay’ın sağlıklı bir temyiz incelemesi yapmasına olanak vermemektedir.

Devirden önceki ve devirden sonraki borç ayrı ayrı tespit edilmeden hüküm tesisi doğru değildir.fk

DAVA VE KARAR:

Taraflar arasındaki “menfi tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;

Ankara 9. Asliye Ticaret Mahkemesi`nce davanın kısmen kabulüne dair verilen 31.07.2009 gün ve 2006/485 E-2009/445 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 25.01.2012 gün ve 2012/1259 E-2012/1087 K. Sayılı ilamıyla;

(…Davacı,
SS Çardak Konut Yapı Kooperatifindeki ortaklık hissesini 06.06.2000 tarihinde davalıya devir ettiğini,
davalının hisseyi kooperatife kendi adına kayıt yaptırmadan, dava dışı 3.kişiye devrettiğini,
davalının hissesini devrettiği 3.kişinin borçları nedeniyle kooperatifle aralarında ihtilaf doğduğunu ve açılan dava sonucunda davalının 3.kişiye ödeme yaptığı iddiasıyla hakkında icra takibi yaptığını,
devir tarihi itibarıyla kendisinin kooperatife borcu olmadığını belirterek, takibe konu olan 25.142,00 TL davalıya borcu olmadığının tespitiyle davalı aleyhine kötü niyet tazminatına karar verilmesini istemiştir.

Davalı, davacının devir tarihinden önceki borçları nedeniyle dava dışı Ömür Y…`a 25.142,00 TL ödemek zorunda kaldığını ve devir tarihinden önceki tüm sorumluluğun davacıda olduğu iddiasıyla davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, bilirkişi raporu doğrultusunda; davanın kısmen kabulü ile, davacı-borçlu aleyhine Ankara 14. İcra Müdürlüğü`nün 2006/1128 esas sayılı dosyası üzerinden yapılan takibe konu 25.142,00 TL`nin 23.328,16 TL`sinden dolayı davacı-borçlunun davalı-alacaklıya borçlu olmadığının tespitine, fazlaya ilişkin talebin reddine,    davacının tazminat talebinin reddine karar verilmiş;

hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.

1-Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalının aşağıdaki bendlerin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.

2-Mahkemece bilirkişi raporu doğrultusunda davanın kısmen kabulüne karar verilirken, dava dışı Ömür Y…`ın kooperatife ödediği bedelin ne kadarlık kısmının davacının hissesini davalıya devretttiği 06.06.2000 tarihinden önceki, ne kadarlık kısmının ise bu tarihten sonraki borç olduğu araştırılmamıştır. Eksik incelemeyle yazılı şekilde, devirden önceki ve devirden sonraki borç ayrı ayrı tespit edilmeden hüküm tesisi, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

3-Mahkemece hükme esas alınan bilirkişi raporunda, davacının ödediğini iddia ettiği 4 adet 4000 TL`lik senetin kooperatif kayıtlarına geçmediği belirtilmiş olup, mahkemece bu ödemenin kooperatif kayıtlarına geçmemesinde davacının kusuru olup olmadığı araştırılmadan eksik incelemeyle yazılı şekilde hüküm tesisi, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

gerekçes ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN : Davalı vekili

Hukuk Genel Kurulu`nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:Dava; menfi tespit istemine ilişkindir.

Mahkemenin, davanın kısmen kabulüne dair verdiği karar davalı vekilinin temyizi üzerine, Özel Daire’ce, yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş; … önceki kararda direnilmiştir.

Direnme kararını, davalı vekili temyiz etmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık;
hisse devrinden önceki ve sonraki borç miktarının ayrı ayrı tespit edilmesiyle davacının ödediği dört adet senet bedelinin (4.000 TL) kooperatif kayıtlarına geçmemesinde davacının bir kusurunun olup olmadığının araştırılması gerekip gerekmediği noktalarında toplanmaktadır.

Hemen belirtilmelidir ki, mahkemece hükme esas bilirkişi raporunda davacı-borçlunun dava dışı kooperatife olan borcunu dört (4) adet senetle (her biri 1.000 TL) ödediğini ileri sürmesi karşısında, bu ödemelerin kooperatif kayıtlarına geçip geçmemesinde davacının bir sorumluluğu bulunmadığından, bu yönde bir araştırma yapılmasına gerek bulunmamaktadır. Zira, borçlu usulüne uygun yapılan ödemeyle borcundan kurtulur. Yerel mahkemenin bu yöne ilişkin bozma ilamının üçüncü bendine karşı aynı gerekçeyle direnmesi yerindedir.

Ne varki, dava dışı Ömür Yıldırım`ın kooperatife ödediği bedelin ne kadarlık kısmının davacının hissesini davalıya devrettiği 06.06.2000 tarihinden önceki, ne kadarlık kısmının ise bu tarihten sonraki borç olduğuna yönelik mahkemece hükme esas alınan bilirkişi raporu denetime elverişli bulunmamaktadır.
Zira, davacı kooperatife ait borcunu dört (4) adet senetle (her biri 1.000 TL) ödediğini ileri sürmekle birlikte, bu senetlerin vade tarihleri dikkate alındığında üç adet senedin vade tarihinin hisse devir tarihinden sonraki döneme denk geldiği gibi, senetlerin hangi tarihte tahsil edildiği ve buna göre, davacının hisse devir tarihi itibariyle ne kadar borçlu olduğu hükme esas alınan bilirkişi raporu içeriğinden anlaşılamamaktadır. Bu nedenle, bilirkişi raporu bu yönüyle hem tarafların denetimine, hem de Yargıtay’ın sağlıklı bir temyiz incelemesi yapmasına olanak vermemektedir.

Hal böyle olunca; yetersiz bilirkişi raporuna dayalı olarak eksik incelemeyle yazılı şekilde, devirden önceki ve devirden sonraki borç ayrı ayrı tespit edilmeden hüküm tesisi doğru değildir.

Bu nedenle direnme kararı belirtilen değişik gerekçeyle bozulmalıdır.

SONUÇ:

Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda belirtilen değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı (BOZULMASINA),  oybirliğiyle karar verildi.
YHGK 05.06.2015 E.2015/13-1611 – K.2015/1501
____________ oOo ____________

Paketler;

Kıyı Kenar çizgisi nedeni ile tapu iptali

Esas : 2015/1380Karar : 2015/12673Tarih : 08.06.2015 KIYI KENAR ÇİZGİSİ
TAPU İPTALİ ( Kıyı Kenar Çizgisi – Hazine Yönünden Hak Düşürücü Süre )
ANAYASA MAHKEMESİ İPTAL KARARLARININ UYGULANMASI

Davacı Hazine`nin, dava konusu taşınmazın bir kısmının kıyı kenar çizgisi içerisinde kaldığını açıklayarak, bu kısmın tapu kaydının iptali ile kıyı olarak terkinine karar verilmesi istemi istemi ile açtığı davada;

Mahkemece, davanın 3402 sayılı Yasa`nın 12/3. maddesinde belirtilen 10 yıllık hak düşürücü süreden sonra açıldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş ise de:

Anayasa Mahkemesi`nin iptal kararı sonucu oluşan durumun eldeki maddi anlamda kesinleşmemiş ve derdest olan davaya da uygulanması zorunlu olup,

Dava konusu taşınmazın 28.11.1997 tarih 5/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı doğrultusunda belirlenen veya belirlenecek olan kıyı kenar çizgisine göre değerlendirilmesi,
Dosya kapsamı ve tüm deliller birlikte nazara alınarak sonucuna göre bir karar verilmesigerekir.fk

DAVA VE KARAR:

Hazine ile Selahattin K… ve müşterekleri aralarındaki tapu iptali davasının reddine dair Bodrum 2. Asliye Hukuk Mahkemesi`nden verilen 22.10.2010 gün ve 2/492 sayılı hükmün Yargıtay`ca incelenmesi davacı Hazine vekili tarafından süresinde istenilmiş olmakla; dosya incelendi, gereği düşünüldü:
YARGITAY 8. HUKUK DAİRESİ KARARI:Davacı Hazine vekili, 2 parsel sayılı taşınmazın bir kısmının kıyı kenar çizgisi içerisinde kaldığını açıklayarak, bu kısmın tapu kaydının iptali ile kıyı olarak terkinine karar verilmesini istemiştir.

Davalılar, davaya bir savunma getirmemişlerdir.

Mahkemece, davanın 3402 sayılı Yasa`nın 12/3. maddesinde belirtilen 10 yıllık hak düşürücü süreden sonra açıldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Hüküm, davacı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Hemen belirtilmelidir ki, hüküm 5841 sayılı Kanun`un yürürlüğe girdiği 14.03.2009 tarihinden sonra verilmiş olup; bu Kanun`un 2. ve 3. maddeleri ile getirilen yeni düzenlemelere dayanılarak oluşturulmuştur.

14.03.2009 tarihinde yürürlüğe giren 25.02.2009 günlü 5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun`un 2.maddesi ile 3402 sayılı Kanun`un 12.maddesinin 3. fıkrasına eklenen cümlede:
bu hüküm iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet ve diğer Kamu Tüzel Kişileri dâhil tarafların sıfatına bakılmaksızın ” ve

3.maddesi ile aynı Kanuna eklenen Geçici 10.maddesinde ise;
Bu Kanun`un 12.maddesinin 3. fıkrası hükmü devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu iddiası ile yürürlük tarihinden önce açılmış ve henüz kesin hükme bağlanmamış olan davalarda dahi uygulanır. ”                                    şeklinde düzenleme getirildiği görülmektedir.

Bu değişiklik nedeniyle bu yasanın yürürlük tarihinden sonra Hazine`nin açtığı davalarda da 10 yıllık hak düşürücü süre uygulanmaya başlanmıştır.

Ne var ki, anılan yasal değişiklik Anayasa Mahkemesi`nin 12.05.2011 tarih, 2009/31 Esas ve 2011/77 Karar sayılıkararıyla iptal edilmiş ve kararın 23.07.2011 tarihli Resmi Gazete`de yayımlanmasıyla iptal hükmü yürürlüğe girmiştir. Anayasa Mahkemesi`nin iptal kararlarının yasama, yürütme ve yargı organları ile idari makamları, gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağı açıktır.

Diğer taraftan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu`nun 33.maddesinde yer alan “Hakim, Türk Hukuku`nu resen uygular” hükmü ile ifadesini bulan yasal ilke gözetildiğinde;

Anayasa Mahkemesi`nin iptal kararlarının derdest dosyalar yönünden uygulanmasının zorunluluğu ortadadır.

Öyle ise, kesin hüküm halini almamış ve kazanılmış hakkın istisnasını teşkil eden bu durum karşısında, Anayasa`nın 153. maddesine göre Anayasa Mahkemesi`nin iptal kararları geriye yürümese de ve 5841 sayılı Yasa hükümleri uyarınca davanın reddine ilişkin hüküm verildiği tarih itibariyle doğru ise de; 10.03.1969 tarih ve 1/3 sayılı İBK`nın gerekçe bölümünde de belirtildiği üzere, iptal kararının kesin şekilde çözüme bağlanmış uyuşmazlıkları etkilemeyeceği, ancak henüz devam eden uyuşmazlıkların iptal kapsamında bulunacağı açıktır. Zira, kamu düzeninin söz konusu olduğu bütün haller istisnanın kapsamına girer. Bu durumda davanın esası bakımından verilen hükmün Anayasa Mahkemesi’nin anılan iptal kararı nedeniyle doğru olduğu söylenemez.

Hal böyle olunca, Anayasa Mahkemesi`nin iptal kararı sonucu oluşan durumun eldeki maddi anlamda kesinleşmemiş ve derdest olan davaya da uygulanması zorunlu olup, kamu malları ile ilgili davalar aynı zamanda kamu düzeni ilkesini de içerdiğinden mahkemece, yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda Anayasa Mahkemesi`nin iptal kararından sonra oluşan yeni yasal durum dikkate alınarak, inceleme yapılıp sonuca ulaşılması gerekmektedir.

Mahkemece yapılacak iş; dava konusu taşınmazın 28.11.1997 tarih 5/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı doğrultusunda belirlenen veya belirlenecek olan kıyı kenar çizgisine göre değerlendirilmesi,
ayrıca 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasa`nın 16. maddesiyle 3402 sayılı Yasa`nın 36. maddesine bazı ilaveler getiren 36/A maddesi hükmüne göre kadastro işlemleri sebebiyle açılan davalar nedeniyle yargılama giderlerinden ve avukatlık ücretinden davalı tarafın sorumlu tutulamayacağı hususunun da gözetilmesi,  dosya kapsamı ve tüm deliller birlikte nazara alınarak sonucuna göre bir karar verilmesinden ibarettir.

SONUÇ:

Davacı Hazine vekilinin temyiz itirazları açıklanan nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün   ( BOZULMASINA ), bozma sebebine göre işin esasının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, HUMK`un 388/4. (HMK m.297/ç) ve HUMK`un 440/1 maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibare

vergi mahkemesine dava açma şartları ve süresi

Dava Açma
Vergi davasında konu, vergi, resim ve harçlar ile benzeri mali yükümler ve bunların zam ve cezalarından doğan  işlemin iptali, tarhiyatın terkini, tahsil edilmiş vergilerde iade, haciz, ihtiyati haciz ve ihtiyati tahakkuk işlemlerinin kaldırılması ile ilgilidir.
Mükellefler ve kendilerine vergi cezası kesilenler, tarh edilen vergilere ve kesilen cezalara karşı vergi mahkemesinde dava açabilirler.
Vergi dairesi tadilat ve takdir komisyonlarınca tahmin ve takdir olunan matrahlara karşı vergi mahkemesinde dava açabilir.
Gerçek kişi durumundaki mükellefler, davalarını bizzat veya vekil vasıtası ile açarlar. Vekilin avukat olması şarttır.
Küçük ve kısıtlılar ile tüzel kişilerde, dava kanuni temsilcileri tarafından açılır. Hazine adına dava açma yetkisi ise vergi dairesi müdürüne aittir.
Vergi mahkemelerinde dava açma süresi esas itibariyle otuz gündür.
Vergi, resim ve harçlar ile benzeri mali yükümler ve bunların zam ve cezalarından doğan uyuşmazlıklarda:
– Tahakkuku tahsile bağlı olan vergilerde tahsilatın;
– Tebliğ yapılan hallerde veya tebliğ yerine geçen işlemlerde tebliğin;
– Tevkif yoluyla alınan vergilerde istihkak sahiplerine ödemenin;
– Tescile bağlı vergilerde tescilin yapıldığı;
– İdarenin dava açması gereken konularda ise ilgili merci veya komisyon kararının idareye geldiği;
tarihi izleyen günden başlamaktadır. Normal dava açma süresi geçtikten sonra dava hakkı düşer. Otuz günlük dava açma süresi, başladığı gün dikkate alınmayarak, izleyen günden itibaren otuzuncu günün çalışma saati sonunda biter.
Tatil günleri süreye dahildir. Ancak sürenin sonu tatil gününe rastladığında, süre tatil gününü izleyen günün çalışma saatinin bitiminde sona erer.
Mükellefler beyan ettikleri matrahlara ve bu matrahlar üzerinden tarh edilen vergilere karşı dava açamazlar. Ancak Vergi Usul Kanunun vergi hatalarına ait hükümleri saklıdır.

The scope of taxpayers to be required e-book keeping and e-invoice application has been extended.

The scope of taxpayers to be required e-book keeping and e-invoice application has been extended.

The Tax Procedures Code General Communiqué No 454 on the obligation of e-book keeping and e-invoice application has been promulgated in the Official Gazette dated 24 June 2015. 

As you may remember, with the Tax Procedures Code General Communiqué No 421 which was promulgated in the Official Gazette dated 14 December 2012; some of the taxpayer groups have been obligated to keep electronic books and have been involved in electronic invoice application. Explanations on the regulation in question were provided for your attention in our tax news dated 01 March 2013 and no. 2013/4

With the new Communiqué, more taxpayers satisfying the below conditions have been obligated to be involved in e-book keeping and e-invoice application; 

a) Those have a minimum gross sales revenue of TL 10 Million for 2014 and subsequent accounting periods,

b) Those who have obtained licence from Energy Market Regulatory Authority for producing, constructing or importing the goods in the list no. (I) attached to the Special Consumption Tax Law, 

c) Those producing, constructing or importing the goods in the list no. (III) attached to the Special Consumption Tax Law. 

Furthermore, taxpayers have to commence e-book and e-invoice application as of 1 January 2016;

  • in case the conditions set out in paragraph (a) were satisfied in 2014 accounting period,
  • in case those listed in paragraphs (b) and (c), have obtained their license prior to 20 June 2015.