Financial Accounting Firm Turkey- İstanbul

We are professionals to help companies by maintaining their books and records and interfacing with management to help them meet their financial reporting and tax requirements, thereby enabling them to focus on growing their businesses 

Contact us : [email protected]

Check our english web site

www.systemscpa.com

 

Companies are under constant pressure to improve their performance and build shareholder value at the same time.
In line with this trend, SystemsCPA serves its clients in order to meet their outsourcing needs for secondary activities such as accounting, payroll, management reporting and others. Our approach to outsourcing is to build a close cooperation with our clients in a flexible way in order to meet their different needs.

We assist many local and multinational entities from various sectors, with its team of practitioners specialized in different areas.
By providing complete outsourcing of all your accounting functions, we can serve as a member of your organization and assist your business with any accounting related function.

Ekran Resmi 2015-12-22 05.18.53

YENİ NESİL KOOPERATİFLER VE YENİ KOOPERATİFLER KANUNU

YENİ NESİL KOOPERATİFLER KURULUYOR
Ekran Resmi 2015-11-16 21.04.28
Gümrük ve Ticaret Bakanlığı Kooperatifçilik Genel Müdürlüğü tarafından 2012 Yılında yürürlüğe giren ‘Türkiye Kooperatifçilik Stratejisi ve Eylem Planı’nda yer alan hedefler doğrultusunda artık yeni alanlarda kooperatifler kurulabilecek.
Yeni nesil diye tabir edilen 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’na tabi kooperatifler şu şekilde kurulacak; Yenilenebilir Enerji Kooperatifleri, Eğitim Kooperatifleri, Kadın Girişimi Üretimi ve İşletme Kooperatifleri, Karşılıklı Sigorta Kooperatifi, Hizmet Kooperatifi, Çocuk Bakım Hizmetleri, Gayrimenkul İşletme Kooperatifi.
Yeni nesil kooperatiflerden bazıları incelendiğinde günümüz doğal enerjileri değerlendirme yönünde en dikkat çekici kooperatiflerden birisi ‘Yenilenebilir Enerji Kooperatifleri’. Kaynağı güneş, hidrolik, rüzgâr, biyokütle, jeotermal, dalga akıntısı ve gel-git gibi fosil olmayan kaynaklardan enerji elde edilmesi amacıyla kurulan bu kooperatifler, EPDK’nın lisanssız elektrik üretimine ilişkin yönetmelik gereği, 1 megavat’a kadar EPDK’dan üretim lisansı almadan elektrik enerjisi üretim tesisi kurulabilecek. Elektrik enerjisi üretim kooperatifi kurmak için,elektrik tüketim aboneliğine sahip gerçek veya tüzel kişi olmak gerekiyor. Elektrik enerjisi üretim kooperatifleri kurularak, özellikle güneşlenme oranı en yüksek İllerden biri olan kentimiz Denizli’de enerji kooperatiflerinin sayısını artırmak, ülke ekonomisine ve enerji açığımızın azalmasına katkı sağlayacak.
 Ekran Resmi 2015-12-22 05.05.37
Bir diğer yeni nesil kooperatif olan ‘Eğitim Kooperatifleri’ ise, ülkemizin eğitim alanındaki açığını gidermek amacıyla kuruluyor. Okul öncesi eğitim, özel eğitim okulları, öğrenci etüt eğitim merkezleri ve rehabilitasyon merkezleri açmak, işletmek, özel eğitim yasaları hükümlerine göre devir alıp devir yaparak hem ortaklarına kazandıracak, hem de ülke eğitimine katkı sağlayacak. Medeni haklarını kullanma ehliyetine sahip gerçek veya tüzel kişiler, eğitim kooperatifi kurabilecek.
Yeni nesil kooperatiflerden girişimci ve üreten kadınlarımızı ilgilendiren ‘Kadın Girişimi Üretim ve İşletme Kooperatifi’ de, kadınlarımızın ürettiği mal ve hizmetlerin yurtiçinde ve yurt dışında pazarlama, tanıtım ve satışına aracılık ederek ülke ekonomisine ve kadın istihdamının artmasında katkı sağlayacak.
‘Karşılıklı Sigorta Kooperatifi’ ise, 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu hükümleri uyarınca karşılıklı sigorta kooperatiflerinin amacı; yalnızca ortaklarıyla sigorta sözleşmesi düzenlemek,ortaklarının sigortacılık faaliyetlerinin artmasını sağlamak. Gerçek kişi ya da kamu ve özel hukuk tüzel kişilerden olmak ve kooperatifin faaliyet gösterdiği sigorta branşlarından en az birinde kooperatife bir sigorta yaptırmayı taahhüt etmek ortak olmak için yeterli.
Ticaret İl Müdür Vekili Abdullah Hasyıldırım dünyada kamu ve özel sektörün yanında üçüncü sektör olarak tanımlanan ve ülkemizde henüz yeni yeni oluşmaya başlayan kooperatiflerin İlimizde de kurulması için öncelikli olarak kooperatifleşme bilincinin geliştirilmesi gerektiğini söyledi. Hasyıldırım, yeni nesil kooperatifler aracılığıyla Denizli’de özellikle enerji üretimini artırmak, kadın girişimci ve kadın istihdamı için toplumsal farkındalık oluşturmak ve bu alanda girişimcilik ruhunu aşılamayı amaçladıklarını sözlerine ekledi.

kooperatifçilik günü

Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfenkci, Türkiye’de 38 farklı türde 56 binden fazla kooperatif ile bunların 7 milyonu aşkın ortağı bulunduğunu belirterek, “Yedi milyonu aşkın insanımızın güçlerini birleştirmeyi başaran kooperatiflerimiz, refahın, gelişmişliğin, ülkemizin en ücra köşelerine kadar ulaşmasına öncülük ediyorlar” dedi.

21 ARALIK DÜNYA KOOPERATİFÇİLİK GÜNÜNÜKUTLARIZ kopya

Bakan Tüfenkci, Dünya Kooperatifçilik Günü dolayısıyla bu alanda akademik çalışma yapanlar ile Amesia Çalışan Arılar Kadın Girişimi Üretim ve İşletme Kooperatifi yöneticilerine, Bakanlıkta düzenlenen törende ödüllerini verdi.

Tüfenkci, burada yaptığı konuşmada, kooperatifçilik anlayışının, Anadolu medeniyetindeki yardımlaşma ve dayanışma anlayışının temel felsefesiyle neredeyse bire bir örtüştüğünü belirterek, Türkiye’nin sadece kendi çıkarını gözeten bir toplum olmadığının altını çizdi. Yaşadığı coğrafyada herkesin mutlu olmasını isteyen bir toplum olduğunu belirten Tüfenkci, “Bugün de Suriyeli kardeşlerimize, Türkmen kardeşlerimize, tüm mültecilere kapılarımızı açmamız, soframızı paylaşmamız işte bu anlayışın bir sonucudur. Biz, herkes refah içindeyse, yaşanan refahın bir manası olduğuna inanan bir toplumuz. Biz, herkes barış içindeyse barışın kalıcı olacağını bilen bir toplumuz” değerlendirmesinde bulundu.

Dünya genelinde 1 milyardan fazla insanın kooperatif ortağı olduğunu, bunların tarımdan sanayiye, el sanatlarından bankacılığa kadar çok farklı alanlarda faaliyet yürüttüğünü anlatan Tüfenkci, dünya gıda üretiminin yarısından fazlasının kooperatifler eliyle sağlandığını kaydetti.

Tüfenkci, kooperatiflerin ticaret hacimleri, gelişen ve gelişmekte olan ülkelerin gayrisafi yurtiçi milli hasıla rakamlarının yüzde 3 ila 10’unu oluşturduğunu, bugün itibarıyla Türkiye’de 38 farklı türde 56 binden fazla kooperatif ve bu kooperatiflerin 7 milyondan fazla ortağı bulunduğunu bildirdi. Kooperatiflerin bulundukları bölgelere ve faaliyet gösterdikleri sektörlere yönelik katkılarını görmenin mutluluğunu dile getiren Tüfenkci, “Yedi milyonu aşkın insanımızın güçlerini birleştirmeyi başaran kooperatiflerimiz, refahın, gelişmişliğin, ülkemizin en ücra köşelerine kadar ulaşmasına öncülük ediyorlar” diye konuştu.

“Kooperatifçiliğe de özel bir önem verdik”

Bakan Tüfenkci, hükümet olarak 2023 yılı için her alanda somut hedefler belirlediklerini, bu hedeflere ulaşmak için yol haritaları hazırladıklarını belirterek, AK Parti hükümetleri döneminde kooperatifçiliğe de özel bir önem verildiğini bildirdi.

2012’de “Türkiye Kooperatifçilik Stratejisi ve Eylem Planı” hazırlandığını ve dönemin Başbakanı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan öncülüğünde uygulanmaya başlandığını anımsatan Tüfenkci, strateji kapsamında yer alan 36 faaliyetin tamamlanması için Bakanlık olarak kooperatif üst kuruluşları başta olmak üzere tüm paydaşlarla işbirliği yaptıklarını anlattı.

Bakanlığının bu konudaki çalışmalarını özetleyen Tüfenkci, Kooperatif Bilgi Sistemi (KOOP-BİS) ve Uluslararası Çalışma Örgütü tarafından başlatılan Kooperatif İstatistiklerinin Geliştirilmesi Projesi (KOOP-İST) hakkında bilgi verdi.

Tarım Satış Kooperatif ve Birliklerinin Sürdürülebilir İdari ve Mali Yapıya Kavuşturulması Projesi’nin (BİR-GEP), ülkenin tarım satış kooperatifçiliğinin yeni kooperatifçilik stratejisi çerçevesinde dönüştürülmesi ve geliştirilmesi, sürdürülebilir mali ve idari yapıya kavuşturulması, yaşadıkları sorunların çözümüne yönelik tedbirlerin alınması, yeniden yapılandırma diye adlandırılan geçiş sürecinin sonlandırılması amacıyla hazırlandığını ifade eden Tüfenkci, Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri Hakkında 4572 sayılı Kanunda 28 Mart 2013 tarih ve 6455 sayılı Kanunla yeniden düzenlenerek köklü değişiklikler yapıldığını bildirdi.

 “2015’te 575 kadın girişimciye eğitim verildi”

Destekleme ve Fiyat İstikrar Fonu (DFİF) Gider Hesabı kredilerinin yeniden yapılandırılarak 1,3 milyar lira olan borcun 574 milyon liraya indirildiğini, böylece birliklerin 710 milyon lira borç yükünden kurtarıldığını, ödemelerin yılda bir kez olmak üzere 15 taksite ertelendiğini kaydeden Tüfenkci, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bakanlık olarak kadın kooperatiflerini desteklemeyi de önemsiyor ve öncelikli sorumluluk alanlarımızdan biri olarak kabul ediyoruz. Türkiye Kooperatifçilik Stratejisi ve Eylem Planı’nda belirlenen ‘kadın girişimcilerin kooperatif çatısı altında örgütlenmeleri ve ticari hayatta ekonomik aktör olarak yer almaları için çalışmalar yürütülecek’ eylemi Kadın Kooperatifleri Tanıtım ve Kapasite Geliştirme Projesi dahilinde uygulamaktayız. Bu kapsamda; hukuki altyapı oluşturmak ve eğitim materyali olarak kullanılmak üzere Kadın Girişimi Üretim ve İşletme Kooperatifi Örnek Ana Sözleşmesi hazırlanmıştır. Proje kapsamında, ekonomik bir faaliyet yürütmek isteyen kadın girişimcilere Bakanlığımız tarafından genel kooperatifçilik eğitimi yanında, faaliyete geçmiş olanlara kapasite geliştirme eğitimi verilmektedir. 2015 yılında Trabzon, Konya, Polatlı, Merzifon ve Bolu’da 575 kadın girişimciye eğitim verilmiştir.”

Bu çalışmaların en son meyvelerinden biri olan “Amesia Çalışan Arılar Kadın Girişimi Üretim ve İşletme Kooperatifi”nin Amasya Merzifon’da yaşayan kadınların bir araya gelmesiyle 15 Mayıs 2015’te kurulduğunu belirten Tüfenkci, kooperatif üyelerini tebrik etti.

Bakan Tüfenkci, kooperatifçilik alanında hazırlanmış yüksek lisans veya doktora tezlerini desteklediklerini, bu kapsamda yüksek lisans tezleri için 3 bin lira, doktora tezleri için 10 bin lira maddi destek verdiklerini bildirdi.

Tüfenkci, Bakanlığıyla Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Kredi ve Kefalet Kooperatifleri Birlikleri Merkez Birliği, Türkiye Kent Kooperatifleri Merkez Birliği, Türkiye Ormancılık Kooperatifleri Merkez Birliği, Tüm Eczacı Kooperatifleri Birliği, Marmara Zeytin Tarım Satış Kooperatifleri Birliği, Tariş Üzüm Tarım Satış Kooperatifleri Birliği, Tariş Zeytin, Zeytinyağı Tarım Satış Kooperatifleri Birliği ve Trakya Yağlı Tohumlar Tarım Satış Kooperatifleri Birliğiyle sözleşmeler imzaladıklarını da kaydetti.

Bakan Tüfenkci, 21 Aralık Dünya Kooperatifçilik Günü’nü kutladı.

 “Engelleri aştık”

Konuşmanın ardından Amesia Çalışan Arılar Kadın Girişimi Üretim ve İşletme Kooperatifinin tanıtım filmi gösterildi.

Kooperatifteki lakabının “Muhasip Arı” olduğunu belirten Medine Alkoç, kooperatif üyeleri adına yaptığı konuşmada, başlangıçta kooperatif kurmaya korktuğunu ancak daha sonra başardıklarını anlattı. Köylerdeki atıl okulları üretim atölyesine çevirmek istediklerini, böylece köylerde çalışmak isteyen kadınların ekonomiye kazandırılabileceğini söyleyen Alkoç, “Eş ve kayınvalide, kayınpeder engelleri çok fazlaydı başta. Biz o engelleri aştık ve bir yerlere geldik” diye konuştu.

Lakabının “Cankurtaran Arı” olduğunu belirten Hülya Çalışkan, Bakan Tüfenkci’den prosedürlerin azaltılmasını istedi. Tüfenkci de “Genel Müdürümüz sizin emrinizde” ifadelerini kullandı.

Kooperatifçilik Genel Müdürü Arif Seğmenoğlu, kooperatifçilik konusundaki akademik çalışmalara destek verdiklerini belirterek, 2 doktora, 2 yüksek lisans tezini desteklediklerini söyledi.

Daha sonra Tüfenkci, Amesia Çalışan Arılar Kadın Girişimi Üretim ve İşletme Kooperatifi yöneticileri ile tezleri desteklenen Bengü Everest, Çağdaş İnan, Veysel Tolga Atik ve Caner Eren’e ödüllerini verdi. Amesia Kooperatifi üyesi kadınlar, Tüfenkci’ye kooperatif madalyası ve hediye takdim ettiler. Tören, katılımcıların fotoğraf çektirmeleriyle tamamlandı.

TÜRK TİCARET KANUNUNA GÖRE CEZALAR KİME KESİLİR ?

6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda (TTK)  kabahat olarak tanımlanan birçok fiil için idarî para cezası öngörülmüştür. İdarî para cezalarının her takvim yılı başından geçerli olmak üzere o yıl için tespit ve ilân edilen yeniden değerleme oranında artırılarak uygulanması gerekmektedir. TTK, kabahatlerden birinin idari yaptırım kararı verilinceye kadar birden çok işlenmesi hâlinde, ilgili gerçek veya tüzel kişiye bir idari para cezası verilmesini ve ilgili hükme göre verilecek cezanın iki kat artırılmasını öngörmektedir. Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın bu konulardaki düzenlemesi ve uygulaması ise, TTK’da öngörülen idarî para cezalarının artırımlı olarak uygulanmasında, cezanın verileceği tarihin değil, kabahati oluşturan fiilin işlendiği tarihin esas alınması ve kabahatin birden fazla işlenmesi halinde temel ceza miktarı üzerine bu cezanın iki katının karşılığı olan tutarın eklenmesi yönündedir. Bakanlık, ayrıca, kabahatin birden fazla işlenmesi halinde, kabahatin en son işlendiği yıla ait idarî para cezasının tutarını esas almaktadır. Örneğin; 2013 ve 2014 yıllarına ait yönetim kurulu karar defterinin kapanış onaylarını zamanında yaptırmayan bir anonim şirkete uygulanacak ilgili para cezası hesaplanırken, 2015 yılı için artırılmış temel ceza tutarı olan 4 bin 934 TL’ye, temel cezanın iki katı olan 9 bin 868 TL ilave edilmekte ve ağırlaştırılmış idarî para cezası 14 bin 802 TL olarak uygulanmaktadır.

Uygulamada, idari para cezaları şirket tüzel kişiliğine verilmekte; bu cezadan dolayı şirketin yönetim organı üyelerine rücu edilip edilmeyeceğinin yapılacak olan ilk genel kurul toplantısında görüşülüp karara bağlanması hususu şirkete talimatlanmaktadır. İdarî para cezasını kanun yoluna başvurmadan önce ödeyen tacirden bunun dörtte üçü tahsil edilmektedir. İdari para cezasının indirimli olarak ödenebilmesi için ödemenin kanun yoluna başvurmadan önce yapılması zorunlu olduğundan, indirim, idari yaptırım kararının tebliğ tarihinden itibaren geçecek 15 günlük başvuru süresi içinde yapılacak ödemelere uygulanmaktadır. TTK’da öngörülen idarî para cezaları, özellikle ağırlaştırılmış şekilde uygulandığında, tacirlere ciddi yükler getirebilecek tutarlara ulaşabilmektedir. Bu nedenle, gerçek ve tüzel kişi tacirlerin Türk Ticaret Kanunu’nun idarî yaptırıma bağladığı yasal yükümlülüklere titizlikle riayet etmeleri, aynı kabahati birden fazla işlemekten çekinmeleri ve olası bir ceza durumunda indirimli ödeme hakkından faydalanarak en azından cezanın malî yükünü biraz da olsa hafifletmeleri menfaatlerine olacaktır.

Kooperatifçilik günü Açıklamaları 

AK Parti Karaman Milletvekili, TBMM Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu ve Pankobirlik Genel Başkanı Recep Konuk, kooperatiflerin günümüzde üstlendiği rol ve işlevin hiçbir tanıma veya tarife sığmayacak kadar büyük, hiçbir tanım ve tarifle anlatılmayacak kadar önemli olduğunu vurguladı. 21 Aralık Dünya Kooperatifçilik Günü dolayısıyla mesaj yayınlayan Konuk, mesajında şunları söyledi;“Tarih sahnesine çıkışları henüz iki asrı yeni bulan kooperatifler, dünyanın dört bir tarafında insanlara başını sokacağı ev kazandırmaktan, ihtiyaçlarını piyasada ezilmeden karşılamaya, finansman ihtiyaçlarına uygun koşullarla cevap üretmekten, birikimi sınırlı toplum kesimlerini ekonominin etkin aktörü yapmaya kadar çok sayıda alanda hitap ettiği kesimlerin hayatını değiştirecek rol ve roller üstlenmiştir. Dünyamızda bugün için 1 milyarın üzerinde insan kurduğu veya ortağı olduğu kooperatifler vasıtasıyla ekonomi çarkının etkin aktörüdür. Her sektör ve her alanda kooperatiflerin hitap ettiği kesime artı bir katkısı olmuştur. Ancak hiçbir sektördeki kooperatif organizasyonunun veya hiçbir kooperatif çeşidinin katkısı, tarım kooperatiflerinin tarım sektörüne ve üreticiye katkısı ile boy ölçüşemez. Son yüz yılın tarım sektöründeki en büyük buluşu tarım kooperatifleridir. Tarım kooperatiflerini de dahil olmak üzere dünya ekonomisinde kooperatifler 1.800’lü yıllarla birlikte rol üstlenmeye başladılar. Ülkemizde ise bugünkü bilinen anlamıyla ilk kooperatif girişim, dünyada kooperatiflerin sahne alışından yaklaşık üç çeyrek asır sonra 1800’lü yılların sonunda gerçekleşti. Yaklaşık 75 yıllık zaman farkı kimseyi aldatmasın, bu topraklarda kooperatiflerin ihtiva ettiği mana bütünlüğü ve kooperatifçiliğe de ilham kaynağı olan birlikte üretme, birlikte başarma geleneği, hayat yükünü birlikte omuzlama alışkanlığı, hem kültürü hem de kurumlarıyla asırlardır vardı. Bu toprakların, ekonomik sistemine kooperatifleri sandık veya kooperatif adıyla dahil etmesi sadece ve sadece dünyadaki terminolojiyi kullanmaya başlamasından ibarettir. Kooperatifçilikte dünyaya ilham vermiş bir medeniyetin mirasçıları olarak bizim mesuliyetimiz, kooperatifleri toplumsal kalkınmanın bir dinamiği olarak ekonomik hayatın her alanına taşımak, kooperatif girişimlerle daha çok insanın refahtan daha çok pay almasına aracılık etmektir. Dünyada binlerce yüzde 13’ten fazla insanı ekonomik sisteme dahil ediyor, onların birlikte hareket ederek refahtan daha fazla pay almasını sağlıyor. Dünyamızda tarım sektöründeki ekonomik faaliyetlerin yüzde 50’sinden fazlası kooperatif işletmeler eliyle yürütülüyor. Dünyadaki 300 büyük kooperatifin bir yıllık iş hacmi 1,6 Trilyon Doların üzerindedir. Tüm dünya hem gıda güvenliğinin, hem sürdürülebilir tarımsal üretimin hem de kırsal kalkınmanın teminatı olarak kabul edilen kooperatifler, tarımsal kooperatifler özel ve önemli bir rol üstlenmiştir.”BU TOPRAKLARIN GENLERİNDE BİRLİK RUHU VARDIR

Bu topraklarda da kooperatifçiliğin hızla gelişip tüm sosyal kesimler de özellikle de tarım sektöründe ekonomimize yeni bir dinamizm kazandırabileceğini bildiklerini ifade eden AK Parti Karaman Milletvekili, TBMM Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu ve Pankobirlik Genel Başkanı Recep Konuk, “Çünkü bu toprakların genlerinde birlik ruhu var. Bu topraklar komşusu açken tok yatmayacak, meslektaşı siftah yapmadan yeni bir alış veriş yapmayacak kadar erdemli. Ve bu topraklar kendisinden daha az dünya nimetine sahip kardeşleri incinmesin diye azami dikkat gösteren ahlaka sahip bir kültürün ana vatanı. Bu topraklar, kardeşlerinin işi rast gittikçe daha mutlu, refah iklimi komşularına da sirayet ettikçe daha huzurlu olan bir milletin yaşadığı topraklar. Yani varlıkta da yoklukta da bir olma, bir davranma, yükü birlikte omuzlama ve zenginliği paylaşma bu toprakların özelliği. O özellikler dünyanın kooperatif diye adlandırdığı sistemi hem kapsayan hem de onu aşan özelliklerdir. Dâhil olduğumuz medeniyet havzasının bize mirası olan bu hasletlerimiz bu topraklarda ve bu toprakların geleceği için kooperatifçilikten çok daha fazla istifade edebilmek için yaptığımız işlerde bizim asli dayanağımızdır” diye konuştu.

BU MODELİN MÜELLİFİ, PANCAR ÜRETİCİLERİDİR

“Ülkemiz kooperatifçiliği yeni bir döneme girmiştir” diyen Konuk, 21 Aralık Dünya Kooperatifçilik Günü mesajını şöyle tamamladı: “Ülke kooperatifçiliği açısından umutlu olmamızı gerektirecek sebeplerimiz çoğalmıştır. Üç sene önce kooperatifçilik strateji belgesini yayınladık. Kooperatifleri bir sivil toplum örgütü konumundan iktisadi bir aktör konumuna yükselttik. Türkiye’nin her tarafında kooperatif çatısı altında birleşip ne yaparız sorusuna cevap aramaya, neleri nasıl başaracağımız konusunda akıl terletmeye başladık. Kooperatif çatısı altında birlik olmak konusunda Türkiye’nin özellikle tarım sektörünün fikir birliği artık tamdır. İki Binli yıllara girerken kooperatifçilikle nelerin başarılabileceğini bu toprakların dışından örneklerle izah ediyor, uzaklara methiyeler düzüyorduk. Şimdi kendi örneklerimiz, kendi modellerimiz de var. Dün özendiklerimizin özendiği bir modelimiz, başka coğrafyalarda anlatılan başarı hikâyemiz, hikâyelerimiz var. Bu modelin müellifi, pancar üreticileridir. El ve gönül birliği yapılınca kooperatif çatısı altında nelerin başarılabileceğinin örneği pancar üreticisinin son 16 yılda başardıklarıdır. Kooperatifçiliği eğer ucuz almak ve pahalı satmak gibi dar kalıplara hapsetmezseniz. O’nun sanayi ile de taçlanacağının, finansman problemine de çözüm üreteceğinin, tarlada atılan tohuma da müdahil olacağının, ürettiğini katma değerli hale getirerek ekonomik sürecin bütününe de müdahil olunabileceğinin ve daha da önemlisi faaliyet alanını büyüttükçe üreticisini de büyüteceğinin ispatı Konya Ovasındadır. 1 fabrikadan sadece 16 yılda 35 fabrika çıkarmak, tek üretim kaleminden binin üzerinde mamul ürüne doğru genişlemek, tarlada başlayan süreci bir marka altında toplayıp rafa kadar ulaştırmak ve dünün içe kapanık sektöründen dünyanın en büyük beş gıda şirketinden birini çıkarmayı hedeflemek kooperatifçiliği geniş yorumlamanın ve bir kalıba hapsetmemenin sonucudur. Dünya Kooperatifçilik günü vesilesiyle ülkemiz kooperatifçiliğine yeni bir ivme kazandırmanın, yeni bir bakış açısı getirmenin gururunu yaşıyoruz. Ancak yaptıklarımızla yetinmeyeceğimizi ve başka coğrafyalarda halen anlatılan bu başarı hikâyesini yeni başarılarla zenginleştirerek bu topraklarda yazmaya devam etme kararlılığında olduğumuzu ifade etmek istiyorum. Türk Kooperatifçiliğine ve ülke ekonomisine katkı verme azim ve kararlılığından asla taviz vermeyen, refah ve zenginliğin her kesime ve herkese ulaşmasını amaç edinen Pancar Üreticileri Kooperatifleri ve onun sahipleri adına, birlik ruhunun her meselenin çaresi olduğunu hatırlatıyorum. Türk Kooperatifçiliğine emek vermiş değerli büyüklerimizi bir kez daha rahmet ve minnetle anarak, 21 Aralık Dünya Kooperatifçilik Gününü kutluyorum.” Haber Merkezi

Avukatlık asgari Ücret tarifesi 2016

21 Aralık 2015 PAZARTESİ

Resmî Gazete

Sayı : 29569
TEBLİĞ
Türkiye Barolar Birliği Başkanlığından:

AVUKATLIK ASGARİ ÜCRET TARİFESİ

GENEL HÜKÜMLER

Konu ve kapsam

MADDE 1 – (1) Mahkemelerde, tüm hukuki yardımlarda, taraflar arasındaki uyuşmazlığı sonlandıran her türlü merci kararlarında ve ayrıca kanun gereği mahkemelerce karşı tarafa yükletilmesi gereken avukatlık ücretinin tayin ve takdirinde, Avukatlık Kanunu ve işbu Tarife hükümleri uygulanır.

(2) Taraflar arasında akdi avukatlık ücreti kararlaştırılmamış veya kararlaştırılan akdi avukatlık ücretinin geçersiz sayılması halinde; mahkemelerce, dava konusu edilen tutar üzerinden işbu Tarife gereğince hesaplanacak avukatlık ücretinin altında bir ücrete hükmedilemez. İşbu Tarife 19/3/1969 tarihli ve 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 164 üncü maddesinin dördüncü fıkrası doğrultusunda gerçekleştirilecek olan akdi avukatlık ücreti belirlenmesinde sadece asgari değerin hesaplanmasında dikkate alınır. Diğer hususlar Avukatlık Kanunundaki hükümlere tabidir.

(3) İşbu Tarife hükümleri altında kararlaştırılan akdi avukatlık ücretleri, Tarife hükümleri üzerinden yapılmış olarak kabul edilir.

Avukatlık ücretinin kapsadığı işler

MADDE 2 – (1) Bu Tarifede yazılı avukatlık ücreti kesin hüküm elde edilinceye kadar olan dava, iş ve işlemler ücreti karşılığıdır. Avukat tarafından takip edilen dava veya işle ilgili olarak düzenlenen dilekçe ve yapılan diğer işlemler ayrı ücreti gerektirmez. Hükümlerin tavzihine ilişkin istemlerin ret veya kabulü halinde de avukatlık ücretine hükmedilemez.

(2) Buna karşılık, icra takipleriyle, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay ve Sayıştayda temyizen ve bölge idare ve bölge adliye mahkemelerinde itirazen görülen işlerin duruşmaları ayrı ücreti gerektirir.

Avukatlık ücretinin aidiyeti, sınırları ve ortak veya değişik sebeple davanın reddinde davalıların avukatlık ücreti

MADDE 3 – (1) Yargı yerlerince avukata ait olmak üzere karşı tarafa yükletilecek avukatlık ücreti, ekli Tarifede yazılı miktardan az ve üç katından çok olamaz. Bu ücretin belirlenmesinde, avukatın emeği, çabası, işin önemi, niteliği ve davanın süresi göz önünde tutulur.

(2) Müteselsil sorumluluk da dahil olmak üzere, birden fazla davalı aleyhine açılan davanın reddinde, ret sebebi ortak olan davalılar vekili lehine tek, ret sebebi ayrı olan davalılar vekili lehine ise her ret sebebi için ayrı ayrı avukatlık ücretine hükmolunur.

Birden çok avukat ile temsil

MADDE 4 – (1) Aynı hukuki yardımın birden çok avukat tarafından yapılması durumunda, karşı tarafa bir avukatlık ücretinden fazlası yükletilemez.

Ücretin tümünü hak etme

MADDE 5 – (1) Hangi aşamada olursa olsun, dava ve icra takibini kabul eden avukat, Tarife hükümleri ile belirlenen ücretin tamamına hak kazanır.

(2) Gerek kısmi dava gerekse belirsiz alacak ve tespit davasında mahkemece dava değerinin belirlenmesinden sonra davacı davasını belirlenmiş değere göre takip etmese dahi, yasal avukatlık ücreti, belirlenmiş dava değerine göre hesaplanır.

Davanın konusuz kalması, feragat, kabul ve sulhte ücret

MADDE 6 – (1) Anlaşmazlık, davanın konusuz kalması, feragat, kabul, sulh veya herhangi bir nedenle; ön inceleme tutanağı imzalanıncaya kadar giderilirse, Tarife hükümleriyle belirlenen ücretlerin yarısına, ön inceleme tutanağı imzalandıktan sonra giderilirse tamamına hükmolunur. Bu madde yargı mercileri tarafından hesaplanan akdi avukatlık ücreti sözleşmelerinde uygulanmaz.

Görevsizlik, yetkisizlik, dava ön şartlarının yokluğu veya husumet nedeniyle davanın reddinde, davanın nakli ve açılmamış sayılmasında ücret

MADDE 7 – (1) Görevsizlik veya yetkisizlik nedeniyle dava dilekçesinin reddine, davanın nakline veya davanın açılmamış sayılmasına ön inceleme tutanağı imzalanıncaya kadar karar verilmesi durumunda Tarifede yazılı ücretin yarısına, ön inceleme tutanağı imzalandıktan sonra karar verilmesi durumunda tamamına hükmolunur. Şu kadar ki, davanın görüldüğü mahkemeye göre hükmolunacak avukatlık ücreti, Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümünde yazılı miktarları geçemez.

(2) Davanın dinlenebilmesi için kanunlarda öngörülen ön şartın yerine getirilmemiş olması ve husumet nedeniyle davanın reddine karar verilmesinde, davanın görüldüğü mahkemeye göre Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümünde yazılı miktarları geçmemek üzere üçüncü kısımda yazılı avukatlık ücretine hükmolunur.

(3) Kanunlar gereği gönderme, yeni mahkemeler kurulması, iş bölümü itirazı nedeniyle verilen tüm gönderme kararları nedeniyle görevsizlik, gönderme veya yetkisizlik kararı verilmesi durumunda avukatlık ücretine hükmedilmez.

Karşılık davada, davaların birleştirilmesinde ve ayrılmasında ücret

MADDE 8 – (1) Bir davanın takibi sırasında karşılık dava açılması, başka bir davanın bu davayla birleştirilmesi veya davaların ayrılması durumunda, her dava için ayrı ücrete hükmolunur.

Nafaka, kira tespiti ve tahliye davalarında ücret

MADDE 9 – (1) Tahliye davalarında bir yıllık kira bedeli tutarı, kira tespiti ve nafaka davalarında tespit olunan kira bedeli farkının veya hükmolunan nafakanın bir yıllık tutarı üzerinden Tarifenin üçüncü kısmı gereğince hesaplanacak miktarın tamamı, avukatlık ücreti olarak hükmolunur. Bu miktarlar, Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümünde davanın görüldüğü mahkemeye göre belirlenmiş bulunan ücretten az olamaz.

(2) Nafaka davalarında reddedilen kısım için avukatlık ücretine hükmedilemez.

Manevi tazminat davalarında ücret

MADDE 10 – (1) Manevi tazminat davalarında avukatlık ücreti, hüküm altına alınan miktar üzerinden Tarifenin üçüncü kısmına göre belirlenir.

(2) Davanın kısmen reddi durumunda, karşı taraf vekili yararına Tarifenin üçüncü kısmına göre hükmedilecek ücret, davacı vekili lehine belirlenen ücreti geçemez.

(3) Bu davaların tamamının reddi durumunda avukatlık ücreti, Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümüne göre hükmolunur.

(4) Manevi tazminat davasının, maddi tazminat veya parayla değerlendirilmesi mümkün diğer taleplerle birlikte açılması durumunda; manevi tazminat açısından avukatlık ücreti ayrı bir kalem olarak hükmedilir.

İcra ve iflas müdürlükleri ile icra mahkemelerinde ücret

MADDE 11 – (1) İcra ve İflas Müdürlüklerindeki hukuki yardımlara ilişkin avukatlık ücreti, takip sonuçlanıncaya kadar yapılan bütün işlemlerin karşılığıdır. Konusu para veya para ile değerlendirilebiliyor ise avukatlık ücreti, bu Tarifenin üçüncü kısmına göre belirlenir. Şu kadar ki takip miktarı 2.500,00 TL’ye kadar olan icra takiplerinde avukatlık ücreti, Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümünde, icra dairelerindeki takipler için öngörülen maktu ücrettir. Ancak, bu ücret asıl alacağı geçemez.

(2) Aciz belgesi alınması, takibi sonuçlandıran işlemlerden sayılır. Bu durumda avukata tam ücret ödenir.

(3) İcra mahkemelerinde duruşma yapılırsa Tarife gereğince ayrıca avukatlık ücretine hükmedilir. Şu kadar ki bu ücret, Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümünün iki ve üç sıra numaralarında gösterilen iş ve davalarla ilgili hukuki yardımlara ilişkin olup, Tarifenin üçüncü kısmına göre belirlenecek avukatlık ücreti bu sıra numaralarında yazılı miktarları geçemez. Ancak icra mahkemelerinde açılan istihkak davalarında, üçüncü kısım gereğince hesaplanacak avukatlık ücretine hükmolunur.

(4) İcra ve iflas müdürlüklerinin yaptığı işlemler nedeniyle icra mahkemesine yapılan şikayetlerde, hukuka aykırılığın icra ve iflas memurunun hatasından kaynaklanması nedeniyle verilecek şikayetin kabulü kararlarında, Hazine aleyhine maktu ücrete hükmolunur.

(5) Borçlu ödeme süresi içerisinde borcunu öderse Tarifeye göre belirlenecek ücretin dörtte üçü takdir edilir. Maktu ücreti gerektiren işlerde de bu hüküm uygulanır.

(6) Tahliyeye ilişkin icra takiplerinde Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümünde belirtilen maktu ücrete hükmedilir. Borçlu ödeme süresi içerisinde borcunu öderse Tarifeye göre belirlenecek ücretin dörtte üçü takdir edilir.

(7) Çocukla şahsi münasebetlerin düzenlenmesine dair ilamın icra müdürlüğü aracılığıyla yerine getirilmesi halinde alacaklı lehine Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümünün birinci sırasındaki maktu avukatlık ücretine hükmolunur. Borçlunun şahsi münasebetin icra müdürlüğü aracılığıyla tesisine bir yıl içinde birden fazla sebebiyet vermesi halinde, ikinci ve takip eden diğer şahsi münasebet tesisinde Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümünün birinci sırasındaki maktu ücretin yarısına hükmolunur.

(8) İcra müdürlüklerinde borçlu vekili olarak takip edilen işlerde taraflar arasında akdi avukatlık ücreti kararlaştırılmamış veya kararlaştırılan akdi avukatlık ücretinin geçersiz sayıldığı hallerde; çıkabilecek uyuşmazlıkların Avukatlık Kanununun 164 üncü maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca çözülmesinde avukatlık ücreti, Tarifenin ikinci kısmında belirtilen maktu ücretlerin altında kalmamak kaydıyla Tarifenin üçüncü kısmındaki yüzdelik oranların yarısı esas alınarak belirlenir. Ancak, belirlenen ücret asıl alacağı geçemez.

Tüketici hakem heyetlerinde ücret

MADDE 12 – (1) Tüketici hakem heyetlerinde avukat aracılığı ile takip edilen işlerde, avukat ile müvekkili arasında çıkabilecek uyuşmazlıklarda işbu Tarifenin birinci kısım ikinci bölümünün tüketici hakem heyetlerine ilişkin kuralı uygulanır.

Tarifelerin üçüncü kısmına göre ücret

MADDE 13 – (1) Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümünde gösterilen hukuki yardımların konusu para veya para ile değerlendirilebiliyor ise avukatlık ücreti, davanın görüldüğü mahkeme için Tarifenin ikinci kısmında belirtilen maktu ücretlerin altında kalmamak kaydıyla (7 nci maddenin ikinci fıkrası, 9 uncu maddenin birinci fıkrasının son cümlesi ile 10 uncu maddenin son fıkrası hükümleri saklı kalmak kaydıyla) Tarifenin üçüncü kısmına göre belirlenir.

(2) Ancak, hükmedilen ücret kabul veya reddedilen miktarı geçemez.

Ceza davalarında ücret

MADDE 14 – (1) Kamu davasına katılma üzerine, mahkumiyete ya da hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiş ise vekili bulunan katılan lehine Tarifenin ikinci kısmın ikinci bölümünde belirlenen avukatlık ücreti sanığa yükletilir.

(2) Ceza hükmü taşıyan özel kanun, tüzük ve kararnamelere göre yalnız para cezasına hükmolunan davalarda Tarifeye göre belirlenecek avukatlık ücreti hükmolunan para cezası tutarını geçemez.

(3) 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 141 ve devamı maddelerine göre tazminat için Ağır Ceza Mahkemelerine yapılan başvurularda, Tarifenin üçüncü kısmı gereğince avukatlık ücretine hükmedilir. Şu kadar ki, hükmedilecek bu ücret ikinci kısmın ikinci bölümünün onuncu sıra numarasındaki ücretten az olamaz.

(4) Beraat eden ve kendisini vekil ile temsil ettiren sanık yararına Hazine aleyhine maktu avukatlık ücretine hükmedilir. Beraat eden sanıklar birden fazla ise beraat sebebi ortak olan sanıklar müdafii lehine tek, beraat sebebi ayrı olan sanıklar müdafii lehine ise ayrı ayrı avukatlık ücretine hükmolunur.

(5) Ceza mahkemelerinde görülen tekzip, internet yayın içeriğinden çıkarma, idari para cezalarına itiraz gibi başvuruların kabulü veya ilk derece mahkemesinin kararına yapılan itiraz üzerine, ilk derece mahkemesi kararının kaldırılması halinde işin duruşmasız veya duruşmalı oluşuna göre ikinci kısım birinci bölüm 1. sıradaki iş için öngörüldüğü şekilde avukatlık ücretine hükmedilir. Ancak başvuruya konu idari para cezasının miktarı Tarifenin ikinci kısım birinci bölüm 1. sıradaki iş için öngörülen maktu ücretin altında ise idari para cezası kadar avukatlık ücretine hükmedilir.

Danıştayda, Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde, bölge idare, idare ve vergi mahkemelerinde görülen dava ve işlerde ücret

MADDE 15 – (1) Danıştayda ilk derecede veya duruşmalı olarak temyiz yoluyla görülen dava ve işlerde, idari ve vergi dava daireleri genel kurulları ile dava dairelerinde, bölge idare, idare ve vergi mahkemelerinde birinci savunma dilekçesi süresinin bitimine kadar anlaşmazlığın feragat ya da kabul nedenleriyle ortadan kalkması veya bu nedenlerle davanın reddine karar verilmesi durumunda Tarifede yazılı ücretin yarısına, diğer durumlarda tamamına hükmedilir.

(2) Şu kadar ki, dilekçelerin görevli mercie gönderilmesine veya dilekçenin reddine karar verilmesi durumunda avukatlık ücretine hükmolunmaz.

(3) Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde görülen dava ve işlerde de yukarıdaki fıkralarda belirtilen hükümler uygulanır.

(4) Vergi mahkemelerinde takip edilen davalarda taraflar arasında akdi avukatlık ücreti kararlaştırılmamış veya kararlaştırılan akdi avukatlık ücretinin geçersiz sayıldığı hallerde; çıkabilecek uyuşmazlıkların Avukatlık Kanununun 164 üncü maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca çözülmesinde avukatlık ücreti, Tarifenin ikinci kısım birinci bölümünde belirtilen vergi mahkemelerine ilişkin ücretin üç katı olarak belirlenir. Ancak, belirlenen ücret değeri para ile ölçülebilen işlerde vekil eden lehine iptal edilen miktarı geçemez.

Arabuluculuk, uzlaşma ve her türlü sulh anlaşmasında ücret

MADDE 16 – (1) Avukatlık Kanununun 35/A maddesinde sözü edilen uzlaşma tutanağının hazırlanmasında, bu Tarifenin ilgili kısımlarında belirlenen ücret uygulanır.

(2) Arabuluculuk, uzlaşma ve her türlü sulh anlaşmalarından doğacak avukatlık ücreti uyuşmazlıklarında işbu Tarifede yer alan hükümler uyarınca saptanacak miktarlar, akdi avukatlık ücretinin asgari değerlerini oluşturur.

Tahkimde ve Sigorta Tahkim Komisyonunda ücret

MADDE 17 – (1) Hakem önünde yapılan her türlü hukuki yardımlarda bu Tarife hükümleri uygulanır.

(2) Sigorta Tahkim Komisyonları, Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümünde asliye mahkemeleri için öngörülen ücreti esas almak ve 3/6/2007 tarihli ve 5684 sayılı Sigortacılık Kanunundaki beşte birlik orana uyulmak kaydıyla, Tarifenin üçüncü kısmına göre avukatlık ücretine hükmeder. Ancak hükmedilen ücret kabul veya reddedilen miktarı geçemez.

(3) 28/1/2012 tarihli ve 28187 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Spor Genel Müdürlüğü Tahkim Kurulu Yönetmeliğinin 14 üncü maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca, Tahkim Kurulu, Tarifenin ikinci kısmının ikinci bölümünde Danıştay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde ilk derecede görülen davalar için öngörülen avukatlık ücretine hükmeder.

İş takibinde ücret

MADDE 18 – (1) Bu Tarifeye göre iş takibi; yargı yetkisinin kullanılması ile ilgisi bulunmayan iş ve işlemlerin yapılabilmesi için, iş sahibi veya temsilci tarafından yerine getirilmesi kanunlara göre zorunlu olan iş ve işlemlerdir.

(2) Tarifede yazılı iş takibi ücreti bir veya birden çok resmi daire, kurum veya kuruluşça yapılan çeşitli işlemleri içine alsa bile, o işin sonuçlanmasına kadar yapılan bütün hukuki yardımların karşılığıdır.

Dava vekili ve dava takipçileri eliyle takip olunan işlerde ücret

MADDE 19 – (1) Dava vekilleri tarafından takip olunan dava ve işlerde de bu Tarife uygulanır.

(2) Dava takipçileri tarafından takip olunan dava ve işlerde bu Tarifede belirtilen ücretin 1/4’ü uygulanır.

Tarifede yazılı olmayan işlerde ücret

MADDE 20 – (1) Tarifede yazılı olmayan hukuki yardımlar için, işin niteliği göz önünde tutularak, Tarifedeki benzeri işlere göre ücret belirlenir.

Uygulanacak tarife

MADDE 21 – (1) Avukatlık ücretinin takdirinde, hukuki yardımın tamamlandığı veya dava sonunda hüküm verildiği tarihte yürürlükte olan Tarife esas alınır.

Seri davalarda ücret

MADDE 22 – (1) İhtiyari dava arkadaşlığının bir türü olan seri davalar ister ayrı dava konusu yapılsın ister bir davada birleştirilsin toplamda kırk dosyaya kadar açılan seri davalarda her bir dosya için ayrı ayrı tam avukatlık ücretine, toplamda yüz dosyaya kadar açılan seri davalarda her bir dosya için ayrı ayrı tam ücretin %70’i oranında avukatlık ücretine, toplamda ikiyüzelli dosyaya kadar açılan seri davalarda her bir dosya için ayrı ayrı tam ücretin %60’ı oranında avukatlık ücretine, toplamda ikiyüzelliden fazla açılan seri davalarda her bir dosya için ayrı ayrı tam ücretin %40’ı oranında avukatlık ücretine hükmedilir. Duruşmalı işlerde bu şekilde avukatlık ücretine hükmedilmesi için dosyaya ilişkin tüm duruşmaların aynı gün aynı mahkemede yapılması gerekir.

Kötü niyetli veya haksız dava açılmasında ücret

MADDE 23 – (1) Kötü niyetli davalı veya hiçbir hakkı olmadığı hâlde dava açan taraf, yargılama giderlerinden başka, diğer tarafın vekiliyle aralarında kararlaştırılan vekâlet ücretinin tamamı veya bir kısmını ödemeye mahkûm edilebilir. Vekâlet ücretinin miktarı hakkında uyuşmazlık çıkması veya mahkemece miktarının fahiş bulunması hâlinde, bu miktar doğrudan mahkemece Avukatlık Kanunu ve işbu Tarife esas alınarak takdir olunur.

Yürürlük

MADDE 24 – (1) Bu Tarife yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

 

 

Eki için tıklayınız.

 

Fatura üzerine Reklam almak

T.C.

GELİR İDARESİ BAŞKANLIĞI

 İSTANBUL VERGİ DAİRESİ BAŞKANLIĞI

Mükellef Hizmetleri Diğer Vergiler Grup Müdürlüğü

 

Sayı

:

97895701-175.02[13-2013/7.1.12-8706]-1559

03/06/2014

Konu

:

İlan ve reklam vergisinin mükellefiyeti hk.  

 

İlgide kayıtlı özelge talep formunda, şirketiniz tarafından düzenlenen faturalarda boş bulunan alanların belirli bir ücret karşılığında reklam ajansına tahsis edilmek istenildiğinden bahisle söz konusu faturalarda yapılacak ilan ve reklamlar için 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanununun ilan ve reklam vergisine ilişkin hükümleri çerçevesinde şirketinizin veya reklam ajansının vergi mükellefiyetinin veya sorumluluğunun bulunup bulunmadığı hususunda Başkanlığımız görüşü sorulmaktadır.

2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanununun 13 üncü maddesinde, “İlan ve Reklam Vergisinin mükellefi, yurt dışından gönderilen ilan ve reklamlar dahil olmak üzere, ilan ve reklamı kendi adına yapan veya yaptıran gerçek veya tüzelkişilerdir.

İlan ve reklam işlerini mutat meslek olarak ifa edenler, başkaları adına yaptıkları ilan ve reklamlara ait vergileri mükellefler adına ilgili belediyeye yatırmaktan sorumludurlar.”  hükmü yer almaktadır.

Aynı Kanunun 98 inci maddesinde, “Bu Kanunda aksine hüküm bulunmayan hallerde, bu Kanuna göre alınacak vergi, harç ve katılma payları hakkında 213 sayılı Vergi Usul Kanunu ile 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun ve bunların ek ve tadilleri hükümleri uygulanır.” hükmüne yer verilmiştir.

213 sayılı Vergi Usul Kanunun 8 inci maddesinde, “Mükellef, vergi kanunlarına göre kendisine vergi borcu terettüb eden gerçek veya tüzel kişidir.

Vergi sorumlusu, verginin ödenmesi bakımından, alacaklı vergi dairesine karşı muhatap olan kişidir.

Vergi kanunları ile kabul edilen haller müstesna olmak üzere, mükellefiyete veya vergi sorumluluğuna mütaallik özel mukaveleler vergi dairelerini bağlamaz.

Bu kanunun müteakip maddelerinde geçen “mükellef” tabiri vergi sorumlularına da şamildir.” hükmüne yer verilmiştir.

Yukarıda yer alan hükümlere göre, ilan ve reklam vergisinin mükellefi, ilan ve reklamı kendi adına yapan veya yaptıran gerçek veya tüzel kişiler olup ilan ve reklam işlerini mutat meslek olarak ifa edenler ise başkaları adına yaptıkları ilan ve reklamlara ait vergileri mükellefler adına ilgili belediyeye beyanname vermek suretiyle yatırmaktan sorumlu tutulmuşlardır.

Bu itibarla, şirketiniz tarafından düzenlenen faturaların boş bulunan alanlarının ücret karşılığında reklam ajansına tahsis edilmesi halinde, bahse konu faturalarda yer alacak ilan ve reklamlara ait ilan ve reklam vergisinin mükellefi ilan ve reklamı  yaptıranlar olup ilan ve reklam işlerini mutat meslek haline getiren reklam ajanslarının da vergi sorumlusu sıfatıyla vergiyi beyan edip ödemesi gerekmektedir.

Bilgi edinilmesini rica ederim.

CUMHURİYETİN İLANINDAN GÜNÜMÜZE KONUT POLİTİKASI

Ankara Üniversitesi

SBF Dergisi,

Cilt 67, No. 3, 2012, s. 75-108

Özet

CUMHURİYETİN İLANINDAN GÜNÜMÜZE KONUT POLİTİKASI

Prof. Dr. Aykut Namık Çoban

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi

●●●

Bu yazı, ülkemizde cumhuriyet tarihi boyunca giderek kronikleşen barınma sorununu ve yürütülen konut politikalarının içerdiği ilkeleri, yöntemleri ve önlemleri incelemeyi amaçlamaktadır. Konut politikaları üç döneme ayrılarak tartışılacaktır: ulus devletin kuruluşunu içeren 1923-1950 dönemi, işgücünün kente göçü ile nitelenen 1950-1980 dönemi ve sermayenin kentlerde hegemonyasını kurduğu 1980 sonrası dönem. Üç aşamalı çözümleme, cumhuriyet tarihi boyunca konut politikalarının ortak paydasının mülk konut sayısını artırmak olduğunu göstermektedir. Mülk konutu destekleyen politikalar yüksek kiralar ile birlikte düşünüldüğünde konuta yönelen rantiye kesimlerin şişkinleşmesi ve tatmin edilmesi kaçınılmaz olmuştur. Buna karşılık konut gereksinmesi olan ve mülk konut edinecek mali olanakları bulunmayan yoksul kesimlerin barınma sorunlarının ağırlaşması ise rastlantı değildir. Kredi veren bankalar, inşaat şirketleri, yapsatçılar, rantiye ve arsa spekülatörleri gibi sermayenin konut sektöründeki çeşitli bileşenleri büyümeye devam ederken, dar gelirli kesimlerin, hem nicelik hem de nitelik bakımından barınma sorunu, daha önce olduğu gibi günümüzde de varlığını sürdürmektedir.

Anahtar Sözcükler: Konut sorunu ve sınıfsal ilişkiler, konut hakkı, konut standartları, gecekondu, konut pazarı

Housing Policies from the Proclamation of the Republic to the Present

Abstract

This paper aims at examining the various aspects of the chronic housing problem and the principles, means and measures of the housing policies implemented throughout the history of the Turkish Republic. The debate is structured around three stages which are as follows: the prolonged period of nation-state building (1923-1950), the period of the mass migration of labour force to towns (1950-1980), and the post 1980 period characterised by the construction of the hegemony of capitalist classes in cities. The stage-by- stage analysis shows that the common denominator of housing policies during the history of the republic is to increase the number of property houses. Considering the polices encouraging property housing together with the high level of home rental, it was inevitable that rentier sections that invested in the property market got fatter and satisfied. Thus, it is not a coincidence to see the exacerbation of housing problems of those who desperately need home, but lack financial resources to afford it. The large segments of society have been suffering from housing problems in quality and quantity terms for years while some sections of capitalist classes such as creditor banks, constructing companies, property developers, rentiers and land speculators in the housing sector have continued to augment.

Keywords: Housing problem and social classes, right to housing, housing standards, gecekondu, property market

76 􏰀 Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 􏰀 67-3

Cumhuriyetin İlanından Günümüze Konut Politikası

Barınma, insanların temel gereksinmelerinden biridir. Bu gereksinmenin bir hak olarak kabul edilmesi çok gecikmeli biçimde, ancak yirminci yüzyılın ortalarında gerçekleşmiştir. Birleşmiş Milletler’in 1948 tarihli, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin 25. maddesinde, herkesin barınma hakkının olduğu vurgulanmaktadır (bkz. http://www.un.org/en/documents/udhr/index.shtml). Hukuki bağlayıcılığı olmayan bu bildirinin ardından, 1966 tarihli bağlayıcı bir sözleşme benimsenmiştir. Ekonomik Toplumsal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 11. maddesi, sözleşmeye taraf olan devletin, herkesin konut hakkını tanıdığını belirtmektedir. Sözleşme, konutun, beslenme gibi yeterli bir yaşam düzeyine ulaşmanın temel koşullarından biri olduğunu kabul etmesi bakımından önemlidir (bkz. http://www2.ohchr.org/english/- law/cescr.htm). Anayasalarımıza konutla ilgili hükümler daha önce girmiş olsa da Türkiye bu sözleşmeyi ancak 2003 yılında onaylayacaktır (Keleş, 2007: 431).

Barınma gereksinmesinin karşılanması ve hakkın gerçekleşmesi, insanın başını sokacak bir barınağının olmasından ibaret değildir. İstanbul’da toplanan Bileşmiş Milletler İnsan Yerleşmeleri Konferansı’nda (HABITAT II) kabul edilen HABITAT Gündemi (1996: madde 39), “herkesin sağlıklı, güvenli, emniyetli, erişilebilir ve ödenebilir olan ve temel hizmet, kolaylık ve konfor unsurlarını içeren, konut ve yasal yararlanma güvencesi konusunda ayrımcılıktan arınmış yeterli konutu olabilmesi”nden söz ederken, barınma gereksinmesine denk düşen yeterli bir konut hakkında bir fikir vermektedir. Konutun, güvenliği ile su, elektrik, kanalizasyon gibi altyapı hizmetleri sağlanmış, ısı, ışık ve havalandırması yeterli, sağlık koşullarına uygun, insanın çalışma, sağlık, eğitim, çevre gibi haklarını kullanmasına olanak tanıyan bir yaşam ortamına sahip, geliri ne olursa olsun herkesçe erişilebilir ve karşılığı ödenebilir olması gerekir. Bunların bulunmaması durumunda bir barınma

Aykut Namık Çoban 􏰀 Cumhuriyetin İlanından Günümüze Konut Politikası 􏰀 77

sorunu var demektir. Barınma sorunu insanların barınacak bir konutu olmamasının yanında ya da ötesinde, mevcut konutların nitelikçe yetersiz olmasına, halkın barınma gereksinmesini yeterli düzeyde karşılamaktan uzak konutlarda barınıyor olmasına işaret eder.

Bu yazı, ülkemizde cumhuriyet tarihi boyunca giderek kronikleşen barınma sorununu ve yürütülen konut politikalarının içerdiği ilkeleri, yöntemleri ve önlemleri incelemeyi amaçlamaktadır. Yaklaşık doksan yıllık bir kesiti bir yazıya sığdırmanın olanaksızlığı nedeniyle burada yalnızca genel eğilimlerin vurgulanabileceğini baştan belirtmek gerekir.

Yazıda, Tarık Şengül’ün (2001: 61-94) kentleşmenin gelişim seyrini çizmek için oluşturduğu dönemleştirme önerisi benimsenerek, konu, ulus devletin kuruluşunu içeren 1923-1950, emek gücünün kente göçü ile nitelenen 1950-1980 ve sermayenin kentlerde hegemonyasını kurduğu 1980 sonrası olmak üzere üç döneme/bölüme ayrılarak incelenecektir. Her ne kadar barınma yalnızca kentsel nüfusa özgü bir sorun olmasa da, en yakıcı biçimde kentlerde yaşayanları etkilemektedir. Bir başka deyişle, konut bakımından bir dönemleştirme yapılırken kentleşme süreci ile konut sorunu arasındaki bağ göz ardı edilemez. Göz önünde tutulması gereken bir başka unsur da, barınma sorununun kapitalizme içrek bir sorun olduğu gerçeğidir. Çünkü piyasa ekonomisi barınmayı arz ve talep dengesinin salınımına terk ederek ödeme gücü yetersiz olanların nitelikçe yetersiz konutlara yönelmesine yol açmakla kalmaz, en son 2008 dünya ekonomik krizinde gördüğümüz gibi sermaye birikiminin uğraklarında konuta ekonomik işlevler de yükler. Bu bakımdan, yazıda, Türkiye’de kapitalist düzenin gelişimi ile konut sorunu arasındaki ilişkiler üzerinde de kısaca durulacaktır. Gecekondu, arsa ve kentleşme politikaları, başka yazıların konusu olduğu için olabildiği ölçüde bunlara girilmeyecektir.

1923-1950 Dönemi: Devlet Memurlarının Konut

Sorunu

Cumhuriyetin kurulmasına koşut olarak ülkenin siyasal ve ekonomik açıdan yeniden inşaasına girişilmiştir. 1930’lu yılların sonuna kadar siyaset, hukuk, eğitim ve kültür alanlarında önemli dönüşümler gerçekleştirilerek kapitalizmin gelişmesinin önündeki engeller kaldırılmaya çalışılmıştır. Ancak, dönüşüm daha çok kent toplumu ile sınırlı kalmış, kırsal nüfusun yaşamında belirgin sonuçlar doğurmamıştır. Buna, tarım sorununun çözülmediği gerçeğini de eklemek gerekir. 1930’lardaki devletçilik hamlesi ile sanayi kapitalizminin temelleri atılmış olsa da, bir sanayi burjuvazisinin oluşmaya başlaması için 1950’li yılları beklemek gerekecektir (Savran, 1992: 51-56, 90). Gerek İkinci Dünya Savaşı’nın öncesinde, gerek etkilerinin yoğun olarak hissedildiği savaş

78 􏰀 Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 􏰀 67-3

yıllarında köylünün kırdan kopmasına yol açan bir etmen bulunmadığı gibi, emekleme aşamasındaki sanayi burjuvazisinin kırdan kopup gelecek bir işgücü talebi de yoktur. Kısacası, 1923-1950 arası dönem, ekonomisi tarıma dayalı, nüfusu köylerde toplanmış bir topluma işaret eder.

Nitekim, 1950 yılına kadar kentleşme düzeyi oldukça düşüktür. Devlet İstatistik Enstitüsü’nün verilerine göre nüfusu 100,000’in üzerine çıkan kent sayısı 1927 yılında iki, 1950 yılında ise beştir. Nüfusu 10,000’i geçen yerler kent sayıldığında, toplam nüfus içinde kentsel nüfusun oranı 1927 yılında yüzde 16.4 iken, 1950 yılında ancak yüzde 18.5 olmuştur (İmar ve İskân Bakanlığı, 1973: 6-7; Keleş, Hamamcı, Çoban, 2009: 120).

Kentlere doğru bir nüfus hareketinin olmadığı bu dönemin kentsel politika bakımından dikkati çeken özellikleri olarak, merkezi devletin yerleşmesi, sokakların yeri ve konutların numaralanmasını da içeren biçimde devletin toplum üzerindeki denetim ağlarının oluşturulması, Kemalizmin model bir kenti olarak tasarlanan yeni başkent Ankara’nın imarıyla ilgili çabalar vurgulanabilir. 1930’lu yılların devletçiliği, sınırlı kaynakları sanayileşmeye ayırmayı yeğlediğinden ülkedeki kentsel dokunun iyileştirilmesine kaynak ayrılması konusunda devlet cimri davranmıştır (Şengül, 2001: 69-75).

Bu dönemde, kırsal alanlarda ve birkaç orta büyüklükteki kentte barınma sorununun çözümüne yönelik bir konut politikasının varlığından söz edilemez. Yukarıda özetlendiği gibi, durağan bir seyir izleyen kentsel nüfusun büyüklüğü, bir konut politikası geliştirilmesi için zorlayıcı bir etmen değildir. Köylülerin barınma sorunu ise öncelikli bir politika olarak görülmemiş, kıt kaynakların sanayileşme için kullanılması düşünülmüştür. Bir başka deyişle, barınma ülke genelinde toplumsal bir sorun olarak ele alınmamıştır; bireyler barınma gereksinmelerini kendi çabalarıyla gidermeye çalışmıştır.

Yine de, bu politikasızlık politikası sürecinde kayda değer birkaç gelişmeden söz etmek gerekir. Bunlardan biri, cumhuriyetin ilk yıllarında mübadeleyle gelen nüfusun iskânıdır. 1923’te Lozan’da imzalanan Türk-Rum Nüfusun Mübadelesi Sözleşmesi’nin sonucu olarak Yunanistan’dan gelen göçmenlerin iskânına başlanmıştır. Özellikle göçmenlerin yerleştirilmesi ve göçmenlere konut yapılması görevlerini yürütmek üzere, 1923 yılında Mübadele, İmar ve İskân Bakanlığı kurulmuştur. Ancak bu bakanlığın ömrü uzun sürmeyecek, on dört ay sonra Aralık 1924’de kaldırılarak görevleri İçişleri Bakanlığına aktarılacaktı. 1950’lerin sonlarına kadar da imar ve iskân işlerinden sorumlu örgütler, İçişleri, Sağlık ve Tarım Bakanlıkları ile Başbakanlık arasında gidip gelmiştir ki, bu durum, bu işlerin belirli bir düzene ve politikaya bağlanmadan yürütüldüğünü göstermektedir (Yavuz, 1969: 144).

Aykut Namık Çoban 􏰀 Cumhuriyetin İlanından Günümüze Konut Politikası 􏰀 79

Yunanistan’dan gelen nüfusun bir kısmı, Yunanistan’a göç edenlerin terk ettikleri konutlara ve yerlere yerleştirilmiştir. Bununla birlikte, ülke savaştan çıktığı için, bu yerlerin bir bölümü harabe halindeydi; bir bölümü ise yerel nüfus tarafından sahiplenilmişti. Bu nedenle, göçmenlerin bir kısmı için, örneğin Aydın ve Manisa’da olduğu gibi, Kızılay tarafından yeni konutlar yaptırıldı. Bakanlık da, göçmen bölgelerinde yeni köyler ve konutlar inşa etti. Bunlardan çamur, kerpiç, saz gibi ucuz malzemeyle inşa edilenlerine “iktisadi ev” denilmekteydi. Bakanlığın çabaları göçmenlerin barınma sorunlarını çözmeye yeterli olmamıştır. Nitekim, sorun TBMM’ne de taşınmış; bazı milletvekilleri, hükümeti, sayıları 400,000’i bulan göçmenleri sefalet koşullarında yaşamaya mahkum etmekle eleştirmiştir (Çapa: 1990).

Rıza Nur’un TBMM’nde iskân uygulamalarını eleştirirken vurguladığı gibi mübadelenin amaçlarından biri yeni devleti oluşturan ulusun türdeşliğinin ve ulusal uyumun sağlanmasıdır (Çapa: 1990: 57). Bu dönemde isyanlarla çalkalanan Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan Kürt nüfusun başka yerlerde iskâna zorlanması da, sözü edilen “ulusal uyumu” gerçekleştirmeye adandığı gibi merkezi devletin hakimiyetinin sağlamlaştırılmasına da yönelmiştir. Bazı aşiretlerin ve Kürtlerin iskânına ilişkin olarak 1925 yılından başlayarak pek çok yasa çıkarılmıştır (bkz. Beşikçi, 1991: 172-73). Bunlardan biri de, 1934 yılında çıkarılan 2510 sayılı İskân Kanunu’dur. Bu yasanın ikinci maddesine göre, ülke üç bölgeye ayrılmıştır. Birinci bölge, Türk nüfusun yerleşmesinin istendiği, Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgedir (örneğin Balkanlardan ve Sovyetler Birliği’nden göç eden Türk kökenlilerin bir kısmı burada iskân edilmiştir). İkinci bölge, Kürt nüfusun nakledilerek ve zorla iskân edilerek kültürel benzeşme olmasının istendiği, Türk nüfusun yoğun olduğu Batı bölgesidir. Üçüncü bölge ise iktisadi, askeri, asayiş gibi nedenlerle boşaltılması istenen, iskân ve ikamete yasaklanan Doğu ve Güneydoğu illerinin belirli yerlerini içermektedir. Yasa kapsamında iskân edileceklerden ana dili Türkçe olmayanların serpiştirilmeleri gerekmekte, toplu halde yerleşip köy ya da mahalle kurmaları yasaklanmaktadır (m. 11, 13/3). Yasaya göre iskân, bir aileye nüfusuna ve ihtiyacına göre bir konut ya da evlik yer, geçimini sağlaması için sermaye ya da toprak verilerek yapılacaktır (m. 17). Verilen konutlar ve topraklar Türk nüfusun yönlendirilmek istendiği birinci bölgede karşılıksız olarak, Kürt nüfusun iskân edildiği ikinci bölgede ise borç karşılığı verilmektedir (m. 39). Bu yasanın maddelerinin çoğu 1947 yılında ya değiştirilmiş ya da yürürlükten kaldırılmış, ülkeyi üçe bölen düzenleme terk edilmiştir (Beşikçi, 1992: 435; 1991: 110-129).

Bu dönemde vurgulanması gereken bir başka nokta, yeni devletin kurumsal örgütlenmesinin gelişimiyle birlikte sayıları artan memurların konut gereksinmelerinin karşılanması için yapılan düzenlemelerdir. 1925 yılında çıkarılan bir yasa, memurlara, konut kooperatifleri kurmaları için aylıklarının

80 􏰀 Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 􏰀 67-3

yarısı kadar avans verilmesine olanak tanımıştır. 1928 yılında çıkarılan başka bir yasa ile Maliye Bakanlığı’na Hazine olanaklarıyla memur konutları yaptırma yetkisi tanınmış olsa da, uygulamaya geçirilmemiştir. Bunun yerine, 1929 tarihli bir yasayla, memurlara konut tazminatı ödenmesi uygulaması başlatılmış ve 1951 yılına kadar sürdürülmüştür (Keleş, 2010: 445). Memurlar için konut yapılması konusu 1944 tarihli Memur Meskenleri İnşası Hakkında Kanun ile düzenlenmiştir. Yasa, her ne kadar Bayındırlık Bakanlığı’na gereksinme duyulan yerlerde memur konutları yaptırma yetkisi tanımış olsa da, yasada Ankara’ya öncelik verilmiştir. Yasanın uygulandığı nadir örnek olan Ankara’daki Saraçoğlu (Namık Kemal) Mahallesi’nde, mülkiyeti kamuda olan 434 konut yapılarak üst düzey bürokratlara kiraya verilmiştir (Keleş, 2010: 422).

Ankara’da sürdürülen daha kapsamlı uygulamaları özellikle belirtmek gerekir. Ankara, cumhuriyetin, gelişmesi bir plana bağlı olan ilk kentidir. 1928 yılında çıkarılan bir yasa ile Ankara Kenti İmar Müdürlüğü kurulmuştur. Jansen Planı olarak anılan imar planı 1932 yılında onaylanarak uygulamaya konulmuştur. Jansen Planı’nın devreye girmesinden önce, 1925 yılında, Ankara Şehremaneti, dört milyon metrekare kadar araziyi kamulaştırarak arsa ve konut politikası bakımından önemli bir adım atmış, bugün Yenişehir olarak bilinen semtin kurulmasını sağlamıştır. Belediye bu alanda 300 kadar ev yapmış, ancak bunlar ve arsa spekülasyonunu önlemek için kamulaştırılan arsalar, bu amaca aykırı olarak sonradan satılarak özel mülkiyete geçmiştir. Jansen, plan raporunda, bir “amele mahallesi”nin yapılması gerektiğini belirtmiş ve “ameleyi toprağına, yuvasına bağlamakla Türk Milletinin bu işteki alakasını uyandırarak Hükümetin mevcut hedeflerine bu suretle bir parça daha yaklaşılmış” olacağını vurgulamış olsa da, amele evleri yapılmamıştır. Fehmi Yavuz, amele mahallesi gibi yöntemlerle dar gelirlilerin konut sorununu çözmek yerine konut tazminatı ödenmiş olmasını, emlak sahiplerinin etkisi ile açıklama eğilimindedir. Oturma bölgesi olarak inşa edilen bugünkü Bahçelievler semti ise planın uygulanan yönlerinden biri olmuştur. Planın ve imar işlerinden sorumlu birimin varlığına karşın, konut maliyetleri içinde önemli bir yer tutan arsa spekülasyonu ise o dönemin Ankara’sında da engellenmemiştir (Yavuz, 1952: 15-69). Gerek Yenişehir’de gerek Ankara genelindeki gelişmeler, arsa spekülasyonunun, cumhuriyete bağlı bir burjuva kesiminin yaratılması yolunda bir tür ilkel sermaye birikimi sağlamaya yönelik bir hükümet politikasının parçası olarak sürdüğünü ortaya koymaktadır (Çınar, 2004: 206-12).

Merkezi yönetim, Ankara dışında konut sorunuyla ilgilenmediği gibi, belediyeler de konut üretimi konusunda bir rol üstlenmemiştir. 1930 tarihli Belediye Kanunu, belediyelere ucuz belediye konutları yapmak, gelişme alanlarında arazi alarak bina yapmak isteyenlere satmak görevi vermiş olsa da,

Aykut Namık Çoban 􏰀 Cumhuriyetin İlanından Günümüze Konut Politikası 􏰀 81

yasaya göre, belediyeler zorunlu görevlerini yerine getirmeden isteğe bağlı bu görev için bütçe ayıramayacakları için konut işlerine girişmemiştir. 1950 yılında çıkarılan bir yasa, Belediye Kanunu’na bir hüküm ekleyerek belediye meclislerinin belediye konutları yapmak ve bunları kiraya vermek ya da satmak görevini zorunlu görevleri arasına alma yetkisi tanıyacaktır. Ancak belediyeler, bütçe sıkıntıları, barınma gereksinmesini öncelikli bir hizmet olarak görmeme gibi nedenlerle olsa gerek, konut sorununa bu yolla bir müdahalede bulunma çabası göstermemiştir. 1930 tarihli Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, nüfusu 50 bini geçen belediyelerde, konutları sağlık koşulları bakımından denetlemek üzere bir “meskenler idaresi” kurulmasını zorunlu saysa da (m. 253), belediyeler barınma ile sağlık arasındaki ilişkiyi gösteren yasa hükmünün gereği olan bu yönetimi oluşturmamışlardır. Belediyeler, barınma sorununun niceliksel ve niteliksel yönleriyle ilgili görevlerine duyarsız kalmıştır.

1930’lu yıllarda özellikle Ankara’da gecekondular belirmeye başlamıştır. Savaş yıllarında ve 1946 seçimleri öncesinde kaçak yapılaşma artmıştır. O kadar ki, 1950 yılında Ankara’da gecekondularda oturanların nüfusunun yüz bine ulaştığı, bir başka deyişle de Ankara nüfusunun üçte birinin gecekondularda yaşadığı tahmin edilmektedir (Yavuz, 1952: 72-3). Bu durum, cumhuriyetin örnek kenti olarak planlanan Ankara’da bile, konut politikasında yaşanan başarısızlığın en açık belirtisidir. Bu koşullarda, belediyeleri konut sorununun çözümü için devreye sokan yasal düzenlemelerin birbiri ardına çıkarıldığını görmekteyiz.

1948 yılında çıkarılan iki ayrı yasa, belediyelerin konut sorunuyla ilgilenmelerini sağlayacak hükümler içermektedir. Bunlardan ilki, 5218 sayılı yasadır. Meclis’teki komisyonda da belirtildiği gibi, bu düzenlemeden beklenen ülkenin konut sorununa bir çözüm yolu bulmak değildir; yasanın amacı, belediye sınırları içindeki mevcut gecekonduları yasal bir duruma kavuşturmaktır. Bu, sonraki dönemlerde örnekleri çoğalan, bir tür gecekondu affı yasasıdır. Yasa, ıslah edilmeye uygun olan gecekonduların ıslah edilmesi, uygun olmayanlar için gecekondu sahiplerine yer gösterilmesi kuralını getirmiştir. Yasanın öngördüğü koşullar çerçevesinde, gecekonduların işgal ettiği hazine arazisi belediyeye devredilmekte ve bu sayede ucuza üretilen arsalar gecekondu sahiplerine ya da ev yapmak isteyenlere tahsis edilmektedir. İkincisi de, 5228 sayılı Bina Yapımını Teşvik Kanunu’dur. Bu yasayla belediyelerin üzerinde konut yapılması için arsa üretme görevi, gecekondu alanı olsun olmasın, belediye sınırları içindeki tüm Hazine arazilerini kapsayan biçimde genişletilmiştir. Ayrıca, üretilen arsaların kişiler yanında kooperatiflere de tahsis edilmesine olanak sağlanmıştır. Vergi bağışıklığı getirilmiş, kredi kolaylıkları da artırılmıştır. Her iki yasa da, üretilen ucuz arsaların mülkiyetini kamuda tutarak kiralama yoluna gitmek yerine satılarak özel mülkiyete geçirilmesini sağlamıştır (Yavuz, 1952: 76; Yavuz, Keleş,

82 􏰀 Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 􏰀 67-3

Geray, 1978: 631; Arıbaş-Tokman, 1985: 18-24). Her ne kadar arsaların boş tutulamayacağı, bir yıl içinde inşaata başlanmış ve iki yıl içinde konutun tamamlanmış olmasını hükmeden yasa kuralı dikkate alınsa bile, ucuza üretilen kamu arsalarının satılması yolunun benimsenmiş olmasının, kentin sonraki gelişim sürecinde, kentsel hizmetlerin karşılanması için yeterli alanın ayrılamaması gibi kentsel politika, özel mülkiyete geçen arsa ve konutun spekülatif kazançlara yol açmasına engel olunamaması gibi konut politikası ve bunun parçası olan arsa politikası bakımından olumsuz sonuçlar doğuracağı açıktır. Bu uygulamayı besleyen bir unsur, cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze kadar barınma sorununun, mülk konutlarla giderilmeye çalışılmış olmasıdır.

Bu iki yasadan yararlanarak Ankara Belediyesi, gecekondu alanı olmayan, yeni bir yerleşme bölgesi olarak saptadığı, Yenimahalle’nin gerçekleşmesini sağlamıştır (bkz. Arıbaş-Tokman, 1985: 25 vd; Yavuz, 1952: 77-82). Belediyece üretilen, imarı ve altyapısı tamamlanan arsalarda ilk inşaatlara 1949 yılında başlanmış ve beş-altı yıl içinde başlangıçta öngörülen semt tamamlanmıştır. 1965 yılında ise Yenimahalle’nin nüfusu 87 bin kişiye ulaşacaktır (İmar ve İskân Bakanlığı, 1973: 48). Her ne kadar adı geçen iki yasa daha çok dar gelirlilerin konut sahibi olabilmeleri için öngörülmüş olsa da, Yenimahalle örneği orta sınıfa yönelik bir uygulama olmuştur (Arıbaş- Tokman, 1985: 24).

Bu dönemde, kiracıları korumak için kiraların dondurulması uygulamasına başlanmıştır. Kira sınırlamasına da olanak tanıyan 1940 tarihli Milli Korunma Kanunu’na dayanarak (R.G., 26.1.1940), konut kiraları 1939 yılı düzeyinde dondurulmuştur. Bu yasanın kamu yönetimine tanıdığı fiyat ve kira denetimi gibi yetkilerin, halkın II. Dünya Savaşının yol açtığı ekonomik olumsuzluklardan daha az etkilenmesini sağlama amacını güttüğü ileri sürülebilirse de, bir bütün olarak Milli Korunma Kanunu uygulamaları, büyük sermayeyi koruyucu ya da palazlandırıcı yönde sonuçlar doğurmuştur (Duru, 2009: 162). 1947 yılında bir yasa ile dondurulan kiralara yüzde 20 zam yapılarak uygulama gevşetilmiş ve savaşın etkilerinin sona ermesi nedeniyle kira sınırlamasından vazgeçilmesi tartışması gündeme gelmiş, ancak yine de 1955 yılında çıkarılan 6570 sayılı Gayrimenkul Kiraları Hakkında Kanun, kiraları yeniden 1939 düzeyinde dondurmuştur. Bu yasanın kiraları donduran maddeleri Anayasa Mahkemesi tarafından 1963 yılında iptal edilecektir (R.G., 31.5.1963). Mahkeme iptal kararında, kiraların dondurulmasının mülkiyet hakkının özüne aykırı olduğu, kiracı ile mülk sahibi arasında adalet ve hakkaniyet ilkeleri bakımından bir dengesizlik yarattığı ve eşitlik ilkesini zedelediği gibi gerekçelere dayanmıştır (Yavuz, Keleş, Geray, 1978: 647-8; Keleş, 2010: 431-2). Hayat pahalılığının giderek arttığı sonraki yıllarda kira artışlarının belirli oranları geçemeyeceğine dair Yargıtay kararları, kiracıların

AykutNamıkÇoban􏰀CumhuriyetinİlanındanGünümüzeKonutPolitikası􏰀 83

bir ölçüde korunmasını sağlamıştır. Benzer biçimde, 2000 yılında çıkarılan bir yasada da kiraların 2000 yılı için yüzde 25 ve 2001 yılı için yüzde 10 oranından daha çok artırılamayacağı kuralı getirilmiştir (Altaş, 2000). 1940 yılından bu yana yasalarla ya da Yargıtay içtihadı ile kira artış oranları zaman zaman belirli sınırlar içinde tutulmaya çalışılmış, ancak mülk sahibi rantiye kesimler karşısında kiracıların durumlarında uzun dönemde bir farklılık oluşmamıştır. Bu gibi sınırlandırmalar kiracıların geçici olarak rahatlamasını sağlar gibi görünse de barınma sorununu ortadan kaldıracak nitelikte, kalıcı çözüm yollarından biri değildir.

1950-1980 Dönemi: Emekçinin Barınma Sorunu

1945 yılında savaşın sona ermesiyle birlikte ekonomide genel bir toparlanma başlar. Nitekim, 1953 yılına kadar tarımın ortalama büyüme hızı yüzde 13’ü aşarken, sınai hasıla yüzde yüz artmıştır. Savaş ekonomisinin ve ticaret burjuvazisini semirten savaş yılları vurgunculuğunun etkileri hafifleyince, önemli tarım ürünlerinin fiyatlarında yüzde 30’a varan gerilemeler görülür. Bununla birlikte, Marshall Planı’na bağlı olarak, ABD’nin pek çok Avrupa ülkesiyle birlikte Türkiye’ye 1948-1951 yılları arasında sağladığı ekonomik yardımlar sayesinde tarımda traktör kullanımı yaygınlaşmış ve ekilen alanlar büyümüştür. Tarımda makineleşme programı çerçevesinde, Marshall yardımları kapsamında ABD’den satın alınan traktörlerle 1948 yılında toplam 1756 olan traktör sayısı, daha 1950 yılında 9905’e yükselmiştir (Dik, 2009: 965). Tarımda makineleşme, fiyat düşüşü nedeniyle çiftçinin gelirindeki azalmayı üretim artışıyla karşılamasına kısmen olanak sağlamış, ancak tarımsal işgücüne olan gereksinmeyi de azaltmıştır. 1950’li yılların ortasında ise tarımın ekonomideki ağırlığı göreli olarak azalmaya başlamıştır. 1954 ile 1961 yıllarında yüzde 1.8 olan tarımdaki büyüme hızı, yüzde 4.3’lük sanayideki büyüme hızının gerisinde kalmıştır (Boratav, 1990: 312-23).

Tarımda traktör kullanımının artması emekçinin kırdan kopmasına yol açan bir unsur iken, hem sanayileşme hem de işçi ve memur kesimlerinin ücretlerindeki reel iyileşme, kentleri, kırdaki emekçiler için bir çekim merkezi haline getirmiştir. İşte bu nedenlerle, bu dönemi, önceki dönemden ayıran özellik, Şengül’ün “emeğin kentleşmesi” olarak adlandırdığı, kırdan kente göç olgusudur. Sayılara başvurmak gerekirse, 1950 yılında yüzde 18.5 olan kentsel nüfus oranı 1980’de yüzde 45.4’e yükselmiştir (Keleş, Hamamcı, Çoban, 2009: 120).

Sanayinin ekonomide göreli önemi artıyorken hızlı bir kentleşmenin yaşanıyor olması, Batıda tarihsel olarak birbirini besleyen sanayileşme- kentleşme ikilisinin Türkiye’de de benzer bir rota izlediği yanılgısına yol açmasın. Tarımsal üretkenliğin sanayinin gerisinde kalması ve tarımsal artık

84 􏰀 Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 􏰀 67-3

değerin hem yeterince büyüyememesi hem de bu artığın sınai sermaye birikimine aktarılamaması sanayileşmenin önünde engel oluşturmuştur (Savran, 1992: 99). Bunun yanında, ticaret burjuvazisinin ithal malların ticaretini yapan kesimi, kârlarını sanayi yatırımlarına yöneltmek yerine ticarette kalmayı yeğlemiş, ithal ikameci üretim yapan sanayi kesimi ise, kırdan kopan emekçilerin ancak küçük bir bölümünü emebilmiştir. Kentleşmenin sanayileşmenin önüne geçtiği bu koşullarda, kente gelenler büyük ölçüde marjinal işlerde ve hizmet sektöründe istihdam edilmiştir. Boratav’ın (1990: 334) belirttiği üzere, “1960 nüfus sayımına göre hizmetlerin faal nüfustan aldığı pay % 15.4 iken 1975’te aynı oran % 25.1, 1980’de % 29.5 olmuştur. Sanayinin faal nüfustan payı ise aynı yıllar için sırasıyla % 9.6, % 11.0 ve % 12.5 olarak saptanmaktadır”.

Burada, kırdan göçen emeğin sanayi proletaryasına dahil olamamasının barınma bakımından önemli sonuçlarına dikkati çekmekle yetinelim. İlkin, marjinal işlerde ya da hizmet sektöründe çalışan yeni kentli emekçi kesimin gelir düzeyi, sendikalı sanayi işçisinin reel gelirinin gerisinde kalacağı için, barınma sorunu en çok kıt kanaat geçinen bu kesimi etkileyecektir. İkincisi, önceki dönemde olduğu gibi, aşağıda göreceğimiz üzere bu dönemde de, devlet, barınma gereksinmesinin karşılanmasını bireylerin kendi girişimlerine bıraktığı için, kırdan kente göçenler çözümü gecekonduda bulacaklardır. Üçüncüsü, gecekondulaşma, barınma için gereken bir karşılığı da içeren emeğin yeniden üretilmesi maliyetini düşürerek genel ücretler düzeyinin de düşük olmasına yol açan bir unsur olduğu ölçüde, sermaye sınıflarının çıkarları ile de uyumludur. Dördüncüsü de, iş güvencesi olmayan yeni kentliler, kırsal bağlarını toplumsal bir güvence olarak korumayı yeğleyecek, barınma hakkı talebini yükseltmek ve barınma konusunu siyasallaştırmak yoluna gitmeyeceklerdir. Tüm bunları, uygulanan konut politikalarının çözüm üretmekten uzak olduğu gerçeği ile birlikte düşünürsek, barınma sorununun bu dönem boyunca ağırlaştığını görmek hiç de şaşırtıcı olmasa gerektir.

Gecekondu sayısı, 1948 yılında 25-30,000, 1960 yılında 240,000 ve 1980 yılında ise 1,150,000 olarak tahmin edilmektedir. Gecekondulu nüfusun kentsel nüfustaki payı da 1955 yılında yüzde 4.7 iken 1980 yılında yüzde 26.1’dir (Keleş, 2010: 493-94). Yukarıda ele aldığımız 5218 ve 5228 sayılı yasaları yürürlükten kaldıran, ama benzer hükümler getirerek gecekondulaşmayı engellemeyi ve ucuza üretilen kamu arsalarının satılarak konut üretiminin artırılmasını hedefleyen 1953 tarihli ve 6188 sayılı Bina Yapımını Teşvik ve İzinsiz Binalar Hakkında Kanun, 1966 yılında yerini başka bir gecekondu yasasına bırakıncaya değin, her iki hedef bakımından da başarılı sonuçlar doğurabilmiş değildir.

Gecekondulaşma olarak karşımıza çıkan konut sorununun ülke genelinde uygulanan bir politika ile çözülmesi gerekliliği, 1958 tarihli bir yasada

AykutNamıkÇoban􏰀CumhuriyetinİlanındanGünümüzeKonutPolitikası􏰀 85

belirtilmiştir. İmar ve İskan Vekaleti Kuruluş ve Vazifeleri Hakkında Kanun, yeni kurulan bu bakanlığa, ülkenin yapısına uygun bir konut politikası saptamak ve uygulanmasını sağlamak görevini vermiştir. Bakanlık bu görevini, Mesken, Afet İşleri ve Arsa Ofisi Genel Müdürlükleri eliyle yürütecektir (Mesken Genel Müdürlüğü 1984 yılında, Arsa Ofisi Genel Müdürlüğü 2004 yılında (R.G., 15.12.2004) ve Afet İşleri Genel Müdürlüğü 2009 yılında (R.G., 17.6.2009) kaldırılmıştır).

Bu yıllarda konut sorunu etkisini artırırken konut piyasasına yeni aktörler de girmeye başlar. 1950’li yılların ortalarına kadar, tek parsel üzerine tek ev yapılması kuralı geçerliydi. Bu durumda parsel sahibi, daha çok kendi kullanımı için o parsel üzerinde bir ev yaptırmaktadır. Bu ise konutun daha çok değişim değerini göz önünde tutarak satmak amacıyla konut yaptırmak isteyen girişimcinin konut pazarına girmesini güçleştirmektedir. 6 Ocak 1954 tarihinde Tapu Kanunu’nda yapılan düzenlemeyle söz konusu kural değiştirilerek bir gayrimenkul üzerinde bulunan ya da yapılacak olan binanın bir katından ya da dairesinden yararlanmak üzere irtifak hakkı kurulması sağlanmıştır. Böylece tek parseldeki bina üzerinde birden çok kişinin irtifak hakkı kurmasına olanak tanınınca, yapsatçılık olgusu doğmuştur. 1965 yılında çıkarılan ve kat ve daire mülkiyetine yasal çerçeve sağlayan Kat Mülkiyeti Kanunu da yapsatçılığı hızlandırmıştır. Genellikle kat karşılığı olarak elde ettiği arsa üzerinde yaptığı konutları satan bir konut girişimcisi olan yapsatçının, konut sektöründe bir aktör olarak yer almasının birkaç önemli sonucu olacaktır. İmar haklarının artırılması için baskı oluşturan yapsatçılar yapı ve yerleşme yoğunluğunun artmasında pay sahibidirler. Yapsat faaliyetinden mümkün olan en kısa zamanda yüksek kâr elde etmeye çalıştıkları için ürettikleri binaların altyapısında ve toplumsal hizmet donanımlarında önemli eksiklikler olabilmektedir. Bunlar ise barınmanın niteliksel yönleriyle ilgili sorunları beraberinde getirmektedir. Yapsatçılık, birim başına yüksek maliyetli az sayıda konut yapılması ve piyasa koşularında konuta talebi olan yüksek gelir gruplarına yönelmesi gibi nedenlerle de konut sorununun çözümünde bir seçenek üretme kapasitesine sahip değildir (Tekeli, 1982: 252-255). Ayrıca, tek katlı yapıların ömürlerini tamamlamadan yıkılarak yerlerine çok katlı yüksek apartmanlar yapılması sürecinin hızlanması kaynakların israfına yol açarken, artan yoğunluğa bağlı olarak konut alanlarında kirlilik gibi kimi çevre sorunlarının ağırlaşması sonucu da doğmaktadır (Keleş, 2010: 434-435).

Kat mülkiyetine olanak tanınması yapsatçılığa hukuki bir zemin sağlıyorsa, tek kişiye verilen konut kredisi sistemi de onu mali olarak besleyen bir öğe olabilmektedir. Bazı kredi kurumlarının yalnızca konut kooperatifi ortaklarına kredi vermesi yapsatçılık için olumsuz bir etki oluşturur gibi görünse de, yapsatçılığın kredi gereksinmesi duymayan gelir düzeyi yüksek

86 􏰀 Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 􏰀 67-3
kesimlere yönelmesi nedeniyle bu etkinin düzeyi de sınırlı kalmıştır (Tekeli,

1982: 255).

Türkiye’de konut kredisi veren bir kurumun kurulması, Cumhuriyetin ilk yıllarına rastlar. Memurların ve talep sahiplerinin konut kredisi alabilmeleri için Emlak ve Eytam Bankası 1926 yılında kurulmuştur. Saraçoğlu Mahallesi de bu bankanın başarılı bir faaliyetidir. Emlak ve Eytam Bankası, görevleri genişletilerek ve sermayesi artırılarak, 1946 yılında, Türkiye Emlak Kredi Bankası’na dönüştürülmüştür. 1946 tarihli yasa, bankayı, özellikle konutu olmayanlara ucuz konut yaptırmak için kredi vermekle, bina yapıp satmakla ve yapı, yapı malzemesi endüstrisi ve ticaretini desteklemekle görevli saymıştır. Bununla birlikte, bankanın kredilendirdiği konutlar dar gelirliler için ucuz konutlar olmayıp genellikle lüks ölçüler içinde kalan geniş ve pahalı konutlardır (Yavuz, Keleş, Geray, 1978: 620, 622; Örücü, 1972: 88). Bunun örneklerinden bazıları 1950’li yıllarda İstanbul’da Ataköy’de ve Levent’te yapılan lüks konutlardır (Buğra, 1998: 308). 1933-1984 yılları arasında Türkiye Emlak Kredi Bankası, gerek bireylere, gerek kooperatiflere verdiği kredilerle yarım milyona yakın konutun yapılmasına destek olmuştur (Keleş, 2010: 399). 1988 yılından başlayarak banka, başka kamu bankalarıyla birleştirilmiş ve 2001 yılında Ziraat Bankası’nın Emlak Şubesi’ne dönüştürülerek tasfiye sürecine girmiştir (bkz. http://www.tasfiyeemlak.com).

Sosyal güvenlik kurumları da üyelerine konut kredisi vererek konut üretimine katkıda bulunmuşlardır. 1965 yılında adı Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK) olarak değişecek olan İşçi Sigortaları Kurumu, 1950 yılında konut kredisi vermeye başlamıştır (İmar ve İskân Bakanlığı, 1973: 130). Bu kurum, Emlak Kredi Bankası’ndan farklı olarak yalnızca konut kooperatifleri ortaklarına konut kredisi vermiştir (Arıbaş-Tokman, 1985: 13). SSK, bu türden kredilerle 1952-1984 yılları arasında 200 binden çok konutun üretilmesine katkıda bulunmuştur (Keleş, 2010: 399). SSK kuruluncaya kadar faaliyet yürüten Devlet Demiryolları İşçileri Emekli Sandığı ile Askeri Fabrikalar Emekli ve Yardım Sandığı, üyesi olan işçilere konut kredisi vermiştir. 1961 yılında kurulan Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK) da, üyelerine bireysel konut kredisi ve kooperatif konut kredisi vermektedir. OYAK ayrıca satın aldığı arsalar üzerinde yaptığı konutları üyelerine satarak onların konut edinmelerine yardımcı olmaktadır (bkz. http://www.oyak.com.tr). 1971 yılında kurulan Esnaf ve Sanatkârlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu (Bağ-Kur) da üyelerine kredi olanağı sunmuştur. 1984 yılında, aşağıda ele alacağımız Toplu Konut Kanunu yürürlüğe girince, sosyal güvenlik kurumlarının konut kredisi uygulamaları sona ermiş, krediler Toplu Konut Fonu çerçevesinde verilmeye başlanmıştır. Ayrıca, SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı, 2006 yılında Sosyal Güvenlik Kurumu adı altında birleştirilecektir. Bu

Aykut Namık Çoban 􏰀 Cumhuriyetin İlanından Günümüze Konut Politikası 􏰀 87 yeni kurumun konut kredisi verme görevi bulunmamaktadır. OYAK ise

yukarıda yer verilen konutla ilgili hizmetlerini sürdürmektedir.

Sosyal güvenlik kurumlarının elindeki fonların konut finansmanında kullanılması uygulaması 1960’lı yıllarda yaygınlık kazanarak 1980’li yılların ortalarına kadar sürdürülmüştür. Buradan sağlanan uzun vadeli ve düşük faizli kredilerle mülk konut üretimi mümkün olsa da, kredi ödeme gücü olmayan emekçi kesimlere yönelik kiralık konut üretimi için bir finansman sistemi geliştirilmemiştir. Kaldı ki, bu dönem boyunca bu yolla üretilen mülk konutların da yıllık ruhsatlı konut üretimi içinde yüzde beş-onluk bir dilimi bile oluşturmadığı söylenebilir. Bunun yanında, “yapılan konutların, ihtiyaçlara uygunluğu, şehir imar plânları ile bağlantılarının uygun bir biçimde kurulması ve sosyal dayanışmayı güçlendirme bakımından sağladıkları yararlar gibi” unsurlar göz önünde tutulduğunda, nitelik bakımından da başarılı sonuçlara ulaşılmadığı görülmektedir (Yavuz, Keleş, Geray, 1978: 627). Böylece, bu finansman sisteminin konut sorununun çözümündeki etkisi oldukça düşük bir düzeyde kalmıştır.

Yukarıda yer verilen çeşitli yasalarla ve finansman sistemleriyle çözüme kavuşturulamayan dar gelirlilerin karşı karşıya kaldığı barınma sorunu, ilk kez 1961 Anayasası ile anayasal bir düzenlemeye konu olmuştur. 1924 Anayasasında, konutun her türlü saldırıya karşı korunduğu kuralı yanında ( m. 71), konut dokunulmazlığı da kabul edilmiştir (m. 76). Ancak kişi haklarıyla ilgili bu maddeler dışında barınma hakkını düzenleyen bir hüküm bu anayasada yer almamıştır. 1961 Anayasasında ise barınma hakkına yer verilmiştir. Bununla birlikte, barınma hakkı, “sağlık hakkı” başlığı altında düzenlenmiştir. Anayasa, barınmayı sağlık hakkı bağlamına yerleştiren o dönemin geleneksel anlayışını sürdürmüştür (Börtücene, 1975: 32). Anayasanın 49. maddesi bakımından, beden ve ruh sağlığı içinde bir yaşam sürmenin koşulu olarak konut gereksinmesinin karşılanması gerekecektir. Bu maddeye göre, devlet, yoksul ve dar gelirli ailelerin sağlık koşullarına uygun olarak konut gereksinmelerinin giderilmesi için gerekli önlemleri almakla görevlidir. Yoksul ve dar gelirli ailelerle ilgili bu vurgu, “insan gibi barınmanın asgari imkanlarına sahip olmayan kimseler” biçiminde madde gerekçesine yansımış ama bu, “en büyük hizmetin dar gelirli vatandaşı konut sahibi kılmak olduğu” biçiminde bir ifadeyle komisyon çalışmalarında da dile getirildiği gibi aslında çelişkili biçimde yorumlanmıştır (Aktaran Örücü, 1972: 89). Çünkü Anayasadaki ifade herkesin kendi mülkiyetinde olan bir konuta sahip olmasından değil, konut gereksinmesinin karşılanmasından söz etmektedir. Barınma gereksinmesinin karşılanmasının biricik ve en etkili yolu ise mülk konut değildir. Konut politikası, mülk konut edinme olanağı bulunmayan yoksul kesimler için mülk konutu bir çözümmüş gibi sunmaya kalkarsa, barınma sorununu gidermek olanaksız hale gelir. Nitekim, 1961 Anayasası konut konusundaki maddesiyle

88 􏰀 Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 􏰀 67-3

önemli bir kural getirmiş olmakla birlikte, yürürlükte kaldığı yirmi yıl boyunca, aşağıda göreceğimiz gibi, kuralın yaşama geçirilmesi bakımından kayda değer bir ilerleme sağlanamamıştır.

Bu başarısızlığın çeşitli nedenleri olabilir: Kapitalizmde hukuksal, biçimsel olarak benimsenen barınma hakkının da içinde yer aldığı insan haklarının uygulamada gerçekleşmesinin önündeki kapitalist toplumsal yapıya özgü engellerden söz edilebilir. Bu engellerden biri, sermaye birikim sürecinin parçası olarak kâr/getiri/rant üretmeye dayalı konut piyasasıdır. Bir başka engel, barınma gereksinmesinin mülk konutlarla karşılanması biçimindeki önkabuldür. Mülk konut bölüşüm pastasından en küçük dilimi alan toplumsal kesimler için gerçekleşmesi olanaksız bir düştür. Ayrıca, yoksullara dönük politikaları yaşama geçirecek siyasal irade eksikliği, köyden kente kitlesel göçün sürmesi gibi konjonktürel nedenler üzerinde durulabilir.

1960’ların başında konutun bir kamu hizmeti olarak ele alınmaya başlandığını görüyoruz. Örneğin, 1960 yılında hazırlanan bir mesken kanununda, konut bir kamu hizmeti sayılmış ve yurttaşların mülk ya da kiralık konut edinmelerinin sağlanması amacına yer verilmiştir (bkz. Alsaç, 1961). Ele aldığımız dönemin sonuna denk gelen, 1979-1983 yıllarını kapsayan Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın konutla ilgili komisyon raporunda da “konut ve altyapı toplumsal hizmetlerdir. Arsa ve konuta meta olarak bakılması, sorunun çözümlenmemesi demektir” ifadesi yer almaktadır (DPT, 1977: 29). Bu noktada bir ikilem varmış gibi görünebilir: Bir yanda kapitalist bir ülkede konut gereksinmesinin piyasa ilişkileri çerçevesinde, alım gücü ölçüsünde bireyin çabalarıyla karşılanması ve konutun metalaşması biçiminde bir politika, öte yanda konutun bir kamu hizmeti olarak görülmesi ve kamunun müdahalesiyle özellikle dar gelirlilerin ve yoksulların barınma koşullarının iyilileştirilmesi politikası… Gerçekte bu, iki politika anlayışı arasındaki bir gerilim ya da tutarsızlık bulunmasından ve serbest pazar ekonomisinden uzaklaşan çözümlere odaklanılmış olmasından çok, kapitalizm içi çözümlerin kesiştiğini gösterir. Kapitalizmde emeğin yeniden üretilmesinin bir bileşeni olan barınma gereksinmesini gidermeye çalışan emekçiler için barınma maliyetinin nasıl karşılanacağı sorununun sermaye yararına çözüme kavuşturulması gerekmektedir. Emekçinin ertesi gün sağlıklı biçimde işine gidebilmesi için temel gereksinmelerinin karşılanması, bunun için ise temel bir ücreti alıyor olması gerekir. Konut gereksinmesi bakımından maliyet artışı, bir konutta barınmak zorunda olan emekçinin asgari düzeyde yaşamını sürdürmesi için gerekli ücretin de artmasını gerektirir. Sermayedar böyle bir artışı üstlenmek istemediğinde, emeğin yeniden üretilmesi için gerekli koşullar sağlanmamış demektir. Devletin konut alanına müdahalesi olsun, gecekondulaşmaya göz yumulması ya da gecekondu afları olsun, bu sorunu gidermeye dönüktür. Devlet, sermayeyi rahatlatmakta ve kapitalizmin

AykutNamıkÇoban􏰀CumhuriyetinİlanındanGünümüzeKonutPolitikası􏰀 89

dişlilerinin dönmesine katkıda bulunmaktadır. Ayrıca 1960-1980 arasında sınıf mücadelesi şiddetlenmiş, emek hareketi güçlenmiş ve toplumsal politikalarla ilgili taleplerini siyasal gündeme taşımıştır. Planlı dönemde konutla ilgili bazı önlemlerin, daha çok da plan metinlerinde kalan bazı olumlu ilke ve hedeflerin varlığını, sermayenin beklentileri ve işçi sınıfı mücadelesinin yükselmesi ikilisiyle birlikte açıklamak mümkündür.

1963-1967 yıllarını içeren Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, 1960’ların başında konutların durumunu ortaya koymaktadır. Buna göre, kentlerdeki konutların yüzde otuzu oturulamayacak durumdadır. Ankara, İstanbul ve İzmir’de yaşayan nüfusun yüzde otuzu tek odalı evlerde barınmaktadır. Batı Avrupa ülkelerinde oda başına yaklaşık bir kişi düşerken, Türkiye’de oda başına 2.5 kişi düşmektedir. Kentlerdeki konutların yüzde 36’sında ve köylerde ise yüzde dördünde kiracılar, geri kalanında ev sahipleri oturmaktadır. İstanbul ve Ankara’da kiracıların oranı yüzde 60’ın üzerindedir. Kentlerde yaşayan kiracıların aile gelirinin yüzde 37’si kiraya gitmektedir. Barınma koşulları bu denli kötü durumdayken planın öngördüğü çözümler, piyasa mekanizmalarının dar kalıplarının dışına çıkabilmiş değildir. Öngörülen temel hedef, her türlü konut kredileriyle, vergi bağışıklığı ve belediyeler aracılığıyla arsa kolaylıkları sağlayarak lüks konut yapımının azaltılması ve daha küçük halk konutu yapımının özendirilmesidir. Nitekim konut kredileri bakımından halk konutu standardı getiren bir kararname 1964 yılında yürürlüğe sokulmuş ve konut büyüklüğü yaklaşık 70 metrekare ile sınırlandırılmıştır. Ancak kısa süre sonra bu sınır, 100 metrekareye yükseltilmiştir (Yavuz, Keleş, Geray, 1978: 646). Bu ise konut piyasasındaki ortalama büyüklüğe yakın bir büyüklüktür. Plandaki belirlemelere göre, 1960’da büyük kentlerimizde yapılan ortalama apartman dairesi büyüklüğü, İstanbul’da 95, İzmir’de 97, Ankara’da ise 123 metrekaredir. Türkiye için ortalama ev büyüklüğü 97 metrekare, apartman dairesi büyüklüğü 76 metrekaredir. Plandan yalnızca iki yıl önce yürürlüğe giren Anayasadaki dar gelirlilerle ilgili kurala karşın, planda devletin üstlendiği görev, “az gelirli yurttaşların konut yapımı, proje, teknik yardım, elverdiği kadar kendi evini yapana yardım yoluyla” desteklenmesinden ibarettir. İzleyen planlarda da yer verilen ve devletle bireyin işbirliği yapmasına dayanan kendi evini yapana yardım yöntemi, Türkiye’de konut sorununun çözümünde etkili olamamıştır. Aile gelirinin üçte birinden çoğunu kiraya ayıran kiracılar için getirilen önlem de, mülk sahiplerinin, kredi olanaklarından da yararlanarak, kirası düşük “kiralık halk konutları yaparak kiranın özellikle dar gelirli ailelerin imkânlarını zorlayıcı etkisini azaltmak”tır. Bu ise, kiracılık sorununu, piyasa koşullarında kira geliri elde etmek için konuta yatırım yapan ev sahipleri eliyle çözmeye çalışan kendi içinde çelişik bir anlayışı yansıtmaktadır. Plan, yapılmış olan gecekonduların iyileştirilmesi için de kredi verilmesini önermekte, yeni gecekonduların yapılmasına izin verilmeyeceğini belirtmektedir (DPT, 1963: 2,

90 􏰀 Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 􏰀 67-3

29, 46, 429-435). Daha sonraki beş yıllık planlarda da benimsenen ve önleme, iyileştirme ve tasfiye amacını güden gecekondu politikası, mevcut gecekonduların yasallaştırılması sonucunu doğurmuş, barınma koşullarının iyileştirilmesine anlamlı bir katkıda bulunmamıştır.

Birinci ve ikinci planlarda konut, verimli bir özel yatırım alanı olarak görülmemiş ve konut yatırımlarının imalat sektörünün lehine olarak sınırlanması hedeflenmiş olmasına karşın, bu plan dönemlerinde konut yatırımları plan hedeflerini aşarak büyümeyi sürdürmüştür. 1960-1977 arasını kapsayan dönemde, birinci ve ikinci plan yıllarında sabit sermaye yatırımlarının yaklaşık yüzde 20’si ve üçüncü plan yıllarında yüzde 17’si konut sektöründe yapılmıştır (DPT, 1979: 34).

1965 yılında köylerdeki barınma sorununun boyutlarını, İkinci Beş Yıllık Plan’ın sunduğu verilere bakarak anlayabiliriz. Köylerde bulunan konutların yüzde 40’ı sağlam nitelikte değildir. 200,000 konutun herhangi bir penceresi bulunmamaktadır. Köy konutlarının önemli bir kısmında yıkanacak herhangi bir bölüm yoktur. Plan, saptadığı bu gibi sorunlar karşısında köylünün barınma koşullarını kendisinin iyileştirmesi için, teknik yardım, proje desteği ve usta yetiştirilmesi gibi yollarla destekleneceği müjdesini vermiştir. Aynı tarihte kentlerdeki konutların ise yüzde 27’sinde mutfak, yüzde 7’sinde tuvalet, yüzde 49’unda banyo, yüzde 26’sında elektrik ve yüzde 45’inde akan su yoktur. Kentlerdeki konut sorunu için planın öngördüğü önlemler de, birinci plandakilerden farklı değildir (DPT, 1968: 244, 248; 273-287). Bu plan döneminde, 1969 yılında, kamunun elindeki arsa stoğundan düzenleyici arsa satışı yaparak piyasaya müdahale etmekle görevli kılınan Arsa Ofisi kurulmuş, ama konut yapım maliyetini artıran arsa spekülasyonunun önlenmesinde ve arsa üretiminde başarı sağlanamamıştır (Keleş, 2010: 449).

1980’li yıllara kadar uygulanan konut politikasının arsa kolaylığı sağlamak ile birlikte iki önemli ayağından birini oluşturan konut kredileri konusunda ne ölçüde başarı sağladığını göstermek için şu rakamlar bir fikir verebilir. Banka kredileri içinde konuta verilen kredilerin payı 1972’de yalnızca yüzde 3.1 iken yıllar içinde daha da azalarak 1977 yılında 1.4’e düşmüştür (DPT, 1979: 115). Sosyal güvenlik kurumlarının sağladığı finansman olanaklarının da yetersiz kaldığını yukarıda vurgulamıştım. 1973- 1977 arasındaki beş yılda, konut üretiminin yetersizliği nedeniyle konut gereksinmesinin yüzde 20’si karşılanamamıştır. Yalnızca söz konusu yıllarda oluşan konut açığı 241,639 birim konuttur (DPT, 1979: 146).

Dar gelirli ve yoksul kesimlerin barınma koşullarını yukarıda belirtilen kredi, vergi ve arsa kolaylıkları gibi önlemlerle iyileştirmek mümkün olmamıştır. 1970’li yılların başında toplumun yaklaşık yüzde 30’unu oluşturan bu kesimlerin konut sahibi olmak amacıyla konut piyasasında herhangi bir

Aykut Namık Çoban 􏰀 Cumhuriyetin İlanından Günümüze Konut Politikası 􏰀 91

talep oluşturmasının olanaksız olduğu görülmüştür. Bu bakımdan, her ne kadar Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda (DPT, 1973: 838, 841) kiralık konut üretimi için engellerin kaldırılması ve ekonomik gücü kiralık konut edinmeye de yeterli olmayanların barınma gereksinmesinin karşılanmasında kamunun sorumluluğu paylaşması gerektiği belirtilmiş olsa da, izleyen yıllarda bu sorumluluğa uygun bir politika ve uygulama oluşturulmamıştır. Orta ve üst gelir gruplarının konut sahibi yapılması konusunda ise, bir sonraki bölümde ele alacağımız, kooperatifler devreye girmiştir.

Şu kısa alıntı, 1970’lerin sonuna gelindiğinde konut politikasının iflas ettiğinin resmi belgesi niteliğindedir: “Kamu kesiminin konut yapımında çok yetersiz kalması, arzın talebi karşılayacak düzeyde olmaması ve konut fiyatlarının yüksekliği, özellikle kente yeni göç eden nüfusun barınma gereksinmesinin karşılanmasını gecekondulaşmaya bırakmıştır. Büyük kentlerin çevresi gecekondu kuşaklarıyla sarılmış bulunmakta, nüfusun yüzde 50’den çoğu gecekondularda oturmaktadır” (DPT, 1979: 78).

1980 Sonrası Dönem: Sermaye Birikiminin

Kurtarıcısı Olarak Konut

1970’lerin sonlarına doğru iflas eden yalnızca konut politikası değildi, ekonomi de giderek derinleşen bir krize girmişti. 1960’larda planlı dönemle başlayan içe dönük, dışa bağımlı, ithal ikameci sanayileşme modeli tıkanmıştı (Boratav, 1990: 341). Başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi kesimlerin artan muhalefeti, sermaye kesimlerinin yeni birikim modelini uygulamaya koymalarının önündeki engeldi (Savran, 1992: 109). Birikim rejimindeki tıkanıklığı aşmak üzere iki operasyon yapılır: 24 Ocak 1980 kararları ile dışa açık, kapitalist ekonomilerle bütünleşme öngören, neoliberal bir ekonominin temelleri atılırken 12 Eylül askeri rejimi ile de emekçi kesimlerin muhalefeti susturulur. Bu iki operasyonunun bölüşüm bakımından sonuçları amaca ulaşıldığı konusunda kuşkuya yer bırakmıyor: 1988 yılında ücretlerin sınai katma değer içindeki payı, 1963 yılından bu tarihe kadarki en düşük düzeye gerileyecektir. Buna karşılık özel sanayi ise, 1990 yılında kâr hadlerini, 1963’ten bu yana en yüksek düzeye çıkaracaktır (Boratav, 1995: 174, 176). Uygulamaya konan neoliberal sermaye birikim rejimi, 1980’lerde serpilmiş, izleyen on yıllarda da giderek kökleşip yerleşmiştir. Böylece, bu yazıda ele aldığımız son döneme, neoliberal politikalar damgasını vurmuştur.

Bu dönemin hemen başında yeni bir anayasa yürürlüğe sokulmuştur. 1982 Anayasası, konutu, sağlık hakkının gölgesinden kurtararak “konut hakkı” kenar başlığı altında, başlı başına bir hak olarak düzenlemiştir. Anayasanın 57. maddesine göre, devlet, konut gereksinmesini karşılayacak önlemleri alacaktır. Bu görevini, kentlerin özelliklerini ve çevre koşullarını gözeten bir planlamaya

92 􏰀 Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 􏰀 67-3

uygun olarak yerine getirmesi gerekmektedir. Böylece, barınma gereksinmesi, hem kentsel hem çevresel bir bağlama, hem de bir planlama çerçevesine oturtulmuştur. Bununla birlikte, 1961 Anayasasında gördüğümüz yoksul ve dar gelirlilerin konut gereksinmesinin karşılanması biçimindeki toplumsal sınıf önceliği, 1980 sonrası neoliberal kapitalizmin ekonomi politiğine uygun olarak terk edilmiştir.

Denebilir ki, devletin buradaki ödevi, tanım gereği, barınma gereksinmesi içinde olan yoksul ve dar gelirlilere dönüktür; alınan önlemler, haliyle, bu kesimin dışında kalanları kapsamayacaktır. Oysa, Anayasadaki ifade, herhangi bir toplumsal kesimle ilişkilendirmeksizin konut gereksinmesinden söz ettiğine göre, devletin aldığı önlemler, yoksul olmadığı halde konuta gereksinme duyanları da içermektedir. Bu ifade de olumsuz bir yön bulmayanlar, yoksul ve dar gelirli olduğu halde konut gereksinmesi duymayanlar yanında, orta ve üst gelir gruplarında yer aldığı halde konut gereksinimi içinde bulunanların olabildiğini ileri sürebilirler. Bu nedenle, bu görüşe göre, önemli olan, hangi toplumsal kesim söz konusu olursa olsun konut gereksinmesinin karşılanmasıdır. Buna karşılık, birinci olarak, önceki anayasa döneminde yoksul ve dar gelirlilerin konut gereksinmelerinin karşılanması konusunda bile başarısız olunduğunu anımsatmak gerekir. Kuşkusuz, yoksul ve dar gelirli kesimlere dönük bir anayasal vurgunun varlığının başarı için yeterli olmadığı da açıktır. Ancak, ikinci olarak, konut için ayrılan kamu kaynaklarından konut gereksinmesi duyan tüm toplumsal kesimlerin yararlandırılması demek, ayrılan kaynaklar aynı ölçüde artmayacağına göre yoksul ve dar gelirli kesimler için, onların bütçe koşullarına uygun olarak kullanıma açılan payın azalması anlamına gelir. Bu ise, mevcut geliriyle barınma gereksinmesini karşılamak konusunda en çok sorun yaşayan kesimin ya gecekondulaşmaya ve/ya da sefil barınma koşullarına mahkum edilmesi demektir. Nitekim yoksul ve dar gelirliler kaderiyle baş başa bırakılmıştır. Üçüncü olarak, 57. maddenin ruhunu yansıtan biçimde, aşağıda göreceğimiz gibi, 1980’ler sonrası dönemde konut politikaları, konut piyasasına girecek ölçüde belirli bir gelir düzeyine sahip orta ve üst gelir gruplarına yönelmiş, onların konut gereksinmesini karşılama amacında olmuştur.

1982 Anayasası, 1961 Anayasasında bulunmayan bir kural daha koymuştur: Devlet, toplu konut girişimlerini destekler. Bu kural sayesinde, toplu konutların yapılması için devletin destek olması, hızla büyüyen konut açığı karşısında önemli bir politika aracıdır. Toplu konut yasaları çıkarılarak bu konuda yasal düzenlemeler de yapılmıştır. Bununla birlikte, uygulamada, az sonra ele alacağımız üzere kimi çarpık sonuçlar doğabilmiştir.

Toplu konutla ilgili ilk yasal düzenlemenin yapıldığı sırada konut sektörü, ekonomideki krizle etkileşim halinde bir krizin içindeydi. 1981 yılında konut yatırımlarında bir düşüş gözlenmekteydi. 1975-1977 yılları arasında

AykutNamıkÇoban􏰀CumhuriyetinİlanındanGünümüzeKonutPolitikası􏰀 93

konutun metrekare maliyetleri istikrarlı biçimde artarken 1978’den başlayarak büyük bir sıçrama görülmektedir. Örneğin, 1978 yılında toptan eşya fiyatları yüzde 52 artarken, konut maliyetindeki artış yüzde 112’dir. Konut sektörünün girdisi olan inşaat malzemeleri üretiminde de 1979-1981 yılları arasında bir duraklama vardır. 24 Ocak kararları da konut arzını ve talebini olumsuz yönde etkilemiştir. Bir yandan konut yatırımcısının faiz yükü artmış, yapılan zamlar konut girdilerinin fiyatını, dolayısıyla konut maliyetini artırmıştır. Öte yandan “Temmuz bankacılığı” ile başlayan serbest faiz politikası tasarruf sahiplerini taşınmaza yatırım yapmak yerine yüksek faiz getirisi elde etmeye yöneltmiştir (Korum, 1982: 108-117). Konut sektöründeki gerilemenin bir ifadesi olarak konut inşaat ruhsatı sayısı, 1979 sayılarına göre 1980 yılında yüzde 20, 1981’de yüzde 31 düşmüştür (Kent-Koop, 1983: 52).

Konut sektörü, gerek yarattığı istihdam olanakları, gerek konut yapımına girdi üreten imalat sanayi üzerindeki etkileri bakımından ekonomide anahtar bir sektör olarak görüldüğü için (Korum, 1982: 107; Öymen, 1985), konut piyasasını canlandırması beklenen bir yasal düzenlemeye gidildi. 2487 sayılı Toplu Konut Kanunu 1981 yılında çıkarıldı (R.G., 10.7.1981). Yasanın adında da yer alan “toplu konut” terimi, 750-1000 konutluk üretimi ifade etmektedir. Aslında önceki dönemin beş yıllık kalkınma planlarında toplu konut üretiminin destekleneceği ilkesine yer verilmiş olmakla birlikte buna uygun koşullar ancak 1980’li yıllara girildiğinde oluşmuştu. Kriz ortamında küçük girişimcinin zaten yaşama şansı azalmış, yapsatçılık cazibesini yitirmiş ve büyük girişimciye uygun koşullar belirmişti. Toplu konut üretimine yönelmek bir yandan konut piyasasında yaşanan oligapolleşme eğilimine uygun düşmektedir, öte yandan da konut sorununu özellikle kooperatiflerce topluca inşa edilen konutlarla çözmek hedeflenmektedir. Toplu konut kooperatiflerinin konut yapım işini ihale yoluyla büyük konut şirketlerine vermeleri yolu da açıktır ve yapı kooperatiflerince kullanılmıştır.

Yasa toplumsal konut tanımına yer vermiş, brüt inşaat alanı 100 metrekareyi geçmeyen konutlara kredi olanağı getirmiş, inşaat alanı küçüldükçe kredi kolaylıkları sağlamıştır. Ayrıca, dar ve orta gelirli yurttaşları konut sahibi yapmayı ilke edinmiş görünmektedir. Bununla birlikte, yasadan yararlanmak için yapı yaklaşık maliyetinin yüzde 20 ile 27’lik bir bölümünün yapı tasarruf hesabına yatırılması gerektiğinden, böyle bir tasarrufu bulunmayan dar gelirliden çok, orta ve üst gelir gruplarının yararlanabileceği bir durum yaratılmıştır. Orta ve üst gelir grupları ise 100 metrekarenin altında kalan konutları değil de geniş konutları talep etmektedir. Nüfusu 500 bini geçen yerleşimlerde hem yapı tasarruf hesabına yatırılacak miktar artmakta, hem de kredi geri ödeme süresi azalmaktadır. Yasa koyucu büyük kentlere göçü bu gibi farklılaştırmalarla önleyebileceği yanılgısına düşmüş, konut

94 􏰀 Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 􏰀 67-3
sorununun büyük kentlerde yakıcı bir sorun olduğu gerçeğini de göz ardı etmiş

olmalıdır.

Yasanın yürürlükte kaldığı iki buçuk yıl boyunca başarılı sonuçlar alınamamıştır. Bunun kimi nedenleri az önce gördüğümüz yasanın kendi içindeki çelişkilerinde yatar. Bunlardan başka, yasa ile kurulan Kamu Konut Fonu’nun yasada öngörülen kaynakları (Bütçe Kanunu ile gider bütçesinin yüzde beşi), devlet tarafından fona aktarılmadığı için verilen krediler sınırlı kalmış ve talepleri bile karşılamamıştır. Bir başka deyişle devlet, konut sorununu çözmek için çıkarılan yasayı, uygulamada kullanılacak temel bir aracından yoksun bırakmıştır. Her ne kadar yasa toplu konut kooperatiflerini ana aktör olarak öne çıkaran bir özelliğe sahip olsa da, şirketleri konut üretiminde tümüyle dışarıda bırakmıyordu. Ama büyük konut şirketleri, beklentileri karşılanmadığı gerekçesiyle, yapsatçılar ise dışarıda tutulduklarını dile getirerek şikayetlerini yoğunlaştırmıştır. Nitekim, altmış ile yüz bin arasında nüfusu barındıran kentler inşa etme amacıyla, bir çok şirketi bünyesine alarak 1979 yılı başında kurulan İnşaat Sektörü Mensupları Yatırım Organizasyon ve Ticaret A.Ş. yönetimi, yeni bir toplu konut yasası beklediklerini dile getirecektir (Öymen, 1985: 9). Benzer biçimde, dönemin İmar İskân Bakanı da 1983 yılı başında mevcut yasanın yaşamını sürdüremeyeceği yönündeki kaygılarını açıklamıştır (Kent-Koop, 1983: 54).

Böylece, ilkini yürürlükten kaldıran 2985 sayılı Toplu Konut Kanunu 1984 yılında çıkarılmıştır (R.G., 17.3.1984). Yasa, devlet bütçesinden kaynak aktarmak yerine çeşitli malların vergi ya da satış bedellerinden belirli bir miktarın ayrılıp aktarıldığı bir Toplu Konut Fonu oluşturmuştur. Şikayetleri gidermek üzere konut yapım şirketlerinin ve büyük ortaklıkların da yapı kooperatifleri gibi fondan yararlanması mümkün kılınmıştır. Konuta yatırım yapacak tüm kişi ve kuruluşların, şirketlerin ve yapsatçıların yasadan yararlanmasına olanak tanınmıştır. Öyle ki, uygulama yönetmeliğindeki düzenlemeyle konutla ilgili sanayi kuruluşlarına bile kredi desteği verilmiştir. Diğer bir deyişle, geniş kesimlerin konut sorununu çözmekten çok ekonominin canlandırılması amacı daha belirgin hale gelmiştir.

Gerçekten de, toplu konut yasasının etkili biçimde uygulandığı yıllara bakıldığında sektörel bir canlanma dikkati çekmektedir. Sabit fiyatlarla toplam yatırımlar içinde özel konut yatırımlarının aldığı paylar, 1977 yılında yüzde 29.4, 1984’de yüzde 28.4, 1989’da yüzde 50.4, 1992 yılında yüzde 37.4’tür. 1985-1988 yılları arasında özel konut yatırımları yıllık yüzde 36’lık bir ortalama büyüme sergilemiştir (Boratav, 1995: 190-192).

Bu yasadan kısa bir süre önce yapılan bir yasal düzenlemeyle (R.G., 1.3.1984) krediden yararlanmak için 100 metrekarelik sınır 150 metrekareye yükseltilmiştir (1989 yılında yeniden 100 metrekare sınırı benimsenecektir).

AykutNamıkÇoban􏰀CumhuriyetinİlanındanGünümüzeKonutPolitikası􏰀 95

Uygulama yönetmeliğine göre ikinci konut ve yazlık konut için de fondan kredi kullanılabilmektedir. Toplumsal konut bakımından bu sınır olsun, ikinci ve yazlık konutun kredilendirilmesi olsun, konutu bulunmayan dar gelirli ve yoksul kesimlere yönelik olmayan, ama mülk konut edinmek için ekonomik talebi olanlara yönelmiş bir uygulamaya işaret etmektedir. Bu durum, hem dönemin neoliberal iktisat politikalarıyla uyumludur, hem de emekçi kesimlerin haklarını budayan 1982 Anayasasının genel mantığıyla olduğu kadar konutla ilgili 57. maddesiyle de uyumludur.

2487 sayılı ilk yasa, arsadan spekülatif kazanç elde edilmesini engellemeye yönelik kimi hükümleriyle mülk sahibi kesimlerin şiddetli eleştirileriyle karşılanmıştı. Oysa devlet her iki yasa döneminde arsa üretimi konusunda başarılı olamamıştır. Uygulamalarda kamu elinde mevcut olan arsaların toplu konut projelerinde kullanılması yolu yeğlenmiştir (Geray, 1988: 15). Önceki dönemlerde olduğu gibi, arsa spekülasyonu bir zenginleşme yolu olarak sürmüştür. Sermaye kesimlerinin bir bölümü devlet kaynaklı rant dağıtımından daha çok pay almak üzere müteahhitlik ve arsa spekülasyonu alanlarına yönelmiştir. Tapu tahsis belgesi, imar ve gecekondu afları ile kentsel rantlardan yoksul katmanların da nemalanması sağlanmıştır (Boratav, 1995: 165, 173). Bu yolla iktidarın kentlerde siyasal gücü pekiştirilmekle kalınmamış (bkz. Buğra, 1998: 310), liberalizmin birey anlayışına uygun olarak çıkarını gözeten, fırsatçı, rant peşinde koşan bir birey tipinin yaygınlaşması desteklenmiştir. Gecekondulu kesimlerdekine benzer bir bireyleşme, fırsat kollama, yozlaşma, memurlara da çözüm olarak gösterilmiştir. Barınma ve başka ekonomik sorunları olan geçim derdindeki memur için dönemin Başbakanı Turgut Özal, “benim memurum işini bilir” diyecektir.

Toplu konut yasaları, “toplu konut” üretimini uygulamaya sokması bakımından bir yenilik içermekle birlikte, mülk konut, altyapı, planlama, kredi ve arsa kolaylıkları sağlanması biçimindeki önceki dönemlerde gördüğümüz konut politikasının geleneksel özelliklerini, konut sorununu çözecek araçlar olarak görme yaklaşımını sürdürmüştür. Bunlar içinde özellikle kredi olanaklarının artmış olması yapı kooperatifleri eliyle yapılan konutların sayısında büyük bir artışın gerçekleşmesini sağlamıştır.

Yapı kooperatiflerin konut üretimindeki payının artırılması, önceki dönemin planlarında vurgulanan bir hedef olmakla birlikte (bkz. DPT, 1963: 433; DPT, 1968: 273; DPT, 1973: 841; DPT, 1979: 147) o dönem boyunca bir başarı elde edilememişti. İnşaat ruhsatlarına göre konut üretiminde kooperatiflerin payı 1960’lı yıllarda yüzde yediyi geçememiş, 1970’li yıllarda en çok yüzde 13 rakamını zorlayabilmiştir. Toplu konut yasasının etkin biçimde uygulandığı 1980’li yıllarda ise yüzde 30’u geçmiştir. Benzer biçimde, yapı kooperatiflerinin sayısında da patlama yaşanmış, etkin durumdaki konut

96 􏰀 Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 􏰀 67-3
kooperatifi sayısı, 1979 yılında 14,872 iken 1998 yılında 38,450’ye

yükselmiştir.

Bununla birlikte, yapı kooperatiflerine kredi sağlayan Toplu Konut Fonu’nun kaynaklarının yüzde 30’unun 1988 yılında bütçeye aktarılmasıyla başlayan fon kaynaklarında oluşan daralmayla birlikte, bu yıldan itibaren kooperatiflerin konut üretimindeki payı azalmaya başlamıştır. 1988 yılında ruhsatlı konut üretiminde kooperatiflerin payı yüzde 35’ten 1990’lı yıllarda yüzde 20’ler düzeyine, 2004’te yüzde 8 ve 2009 yılında ise yüzde 6’ya gerilemiştir. Toplu konut kredilerinin konut maliyetlerini karşılama oranı da 1985’te yüzde 80’lerden 1990’ların sonuna gelindiğinde yüzde 15’in altına düşmüştür. TOKİ’nin kredi verdiği konut sayısı 1987 yılında 140,813’ten 1990 yılında 113,003’e, 1999 yılında 12,631’e ve 2004 yılında 1,335’e gerilemiştir. Etkin durumdaki kooperatiflerin sayısı da 2009 yılında 23,592’ye inmiştir. Bu kooperatiflere üye olanların sayısı 1998 yılında 1,756,283 iken kentsel nüfustaki artışa karşın 2009 yılında bir milyonun altına inmiştir. Konut üretiminde kooperatiflerin altın yıllarını yaşadığı yıllardan sonra oluşan gerilemede, kredi olanağının daralması yanında, Toplu Konut İdaresi’nin konut üretimine başlaması, üye sayısı binleri geçen kooperatiflerin genel kurullarını katılımcı ve demokratik biçimde gerçekleştirme ve denetim sağlama gibi güçlükler yaşamaları, arsa maliyetlerinden kaynaklanan sorunlar, yapım işlerinin bir yükleniciye ya da inşaat şirketine devredilmesi, gelişmiş yapım tekniklerine geçmek yerine geleneksel yapım tekniklerinin uygulanması gibi etkenlerin etkili olduğu söylenebilir (DPT, 2001: 68-82; Türkkent, 2010: 98, 103, 136).

Belirtmek gerekir ki, yapı kooperatiflerinin konut üretimindeki rolünün artmış olmasının dar gelirli kesimlerinin konut sorununun çözümünde aynı ölçüde bir etkisi olmamıştır. Çünkü bilindiği gibi, yapı kooperatifleri genellikle orta gelir kümesinde bulunan kimselere hizmet vermektedir (Karayalçın, 1985: 41). Bunu destekleyen bir olgu olarak, 1984-1997 yılları arasında toplu konut projeleri içinde yer alan 885 bine yakın birim konuta kredi verilmiş olmasına karşın, Toplu Konut Fonu uygulamalarından dar gelirli kesimlerin yararlanmamış olmasıdır (Alkan, 1998: 104-106).

Belediyenin desteklediği yapı kooperatifleri modeliyle konut üretiminde önemli bir deneyim olarak burada kısaca Batıkent örneği üzerinde durmak gerekir. Batıkent projesi, Ankara Belediyesi öncülüğünde kooperatif biçiminde örgütlenme ile yerel düzeyde uygulanan 55 bin konut üretimi hedefleyen bir proje olarak 1974 yılında başlatılmıştır. Yeni yerleşim alanının belediye tarafından kamulaştırılması 1978 yılında tamamlanmıştır. Batıkent Kooperatifleri Üst Birliği, Kent-Koop, 1979 yılında kurulmuştur (Sayın, 1979: 48-49). Üyeleri arasında Ankara Belediyesi’nin de yer aldığı Kent-Koop, konut talebini örgütlemek, konut projeleri üretmek, finansman kaynaklarını

Aykut Namık Çoban 􏰀 Cumhuriyetin İlanından Günümüze Konut Politikası 􏰀 97

geliştirmek, konut yapmak ya da yaptırmak gibi işlevler üstlenmiştir (Göymen, 1982: 109). Başlangıçta benimsenen, gecekondulaşmaya yönelen dar gelirli kesimlerin konut gereksinmesinin karşılanması amacına uygun olarak projenin adı Akkondu Projesi idi. Ancak bir yandan arsa tahsisiyle ilgili sınırlamalar, öte yandan arsa tahsisi yerine arsa satışı yoluna gidilmiş olması ve hedef seçilen dar gelirli kesimlerin arsa satışı yönteminden yararlanmaları konusunda ekonomik sıkıntıları gibi nedenler, Batıkent Projesinden daha çok orta gelir gruplarının yararlanması sonucunu doğurmuştur. Her ne kadar Batıkent, “kooperatifleşme, talep-arz örgütlenmesi, üretim örgütlenmesi, kaynak yaratılması” gibi yönleriyle, konut üretimi konusunda ülkenin başka kentlerinde de model oluşturan başarılı bir deneyim sayılabilirse de, projenin hedef kitlesindeki sapma, niteliksiz bir kentsel çevre yaratılmasına yol açan planlama ve tasarım başarısızlıkları göz ardı edilemez (Keskinok, 2005).

İkinci Toplu Konut Kanunu ile konut üretimini desteklemek amacıyla 1984 yılında kurulan Toplu Konut ve Kamu Ortaklığı İdaresi, 1990 yılında yapılan düzenlemeyle Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ) ve Kamu Ortaklığı İdaresi Başkanlığı olarak ayrılmıştır. Bütçe dışı bir fon olan Toplu Konut Fonu ise 1993 yılında genel bütçe kapmasına alınmış, 2001 yılında tamamen kaldırılmıştır. Fonun yürürlükte olduğu dönemde, yaklaşık 950 bin konuta kredi verilmiş, ayrıca TOKİ kendi arsaları üzerinde 43,145 konut üretmiştir. Fon uygulamasının kaldırılmasıyla birlikte, TOKİ’nin gelirleri, bütçeden sağlanan ödeneklerden, gayrimenkul satış ve kira gelirlerinden, kredi geri dönüşlerinden ve faiz gelirlerinden oluşmaktadır (TOKİ, tarihsiz).

Mali kaynak yaratılması ve konut sektörünün kredilerle desteklenmesi görevleri bulunan TOKİ’ye 2003 yılında kanunda yapılan değişikliklerle yeni görevler verilmiştir. Bunlar, konutla ilgili şirketler kurmak ve varolan şirketlere ortak olmak, bireysel ve toplu konut kredisi vermek, kentsel dönüşüm projelerini kredilendirmek, konut, altyapı ve sosyal donatı uygulamaları yapmak veya yaptırmak gibi görevlerdir (2003 yılından bu yana çeşitli yasalarla TOKİ’ye verilen geniş yetkileri ele alan bir değerlendirme için bkz. TMMOB Mimarlar Odası, 2009: 53-60; Geray, 2009). Böylece TOKİ, konut üretip satarak konut üretim sürecine doğrudan giren bir aktör haline gelmiştir. TOKİ, 2003-2010 yılları arasında 435 bin konut üretmiştir. TOKİ’nin 2003- 2010 dönemini kapsayan resmi faaliyet raporuna göre, bu konutlardan 373 bin kadarı “toplumsal konut” niteliğindedir. TOKİ, gelir elde etmek amacıyla ürettiği, lüks özelliklere sahip ve yüksek bedellerle sattığı 62 bin konut dışında kalan irili ufaklı olarak, alt, orta ve üst gelir grupları için ürettiği tüm konutları toplumsal konut olarak adlandırmaktadır. Yine TOKİ’nin sınıflandırmasına göre, ürettiği toplam konutun ancak dörtte biri , “alt gelir gruplarına ve yoksullara yönelik” konuttur (TOKİ, 2010). Bu rakamlar TOKİ’nin devasa bir yapsatçıya dönüştüğünü göstermektedir (Geray, 2009: 86).

98 􏰀 Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 􏰀 67-3

TOKİ’nin ürettiği toplam konut sayısı içinde 50 bin konut ise “kentsel dönüşüm” kapsamında üretilmiştir. TOKİ’ye kentsel dönüşüm projeleri geliştirip uygulayabilme görevi 2004 yılında yapılan yasa değişlikliği ile verilmiştir (R.G., 12.5.2004). TOKİ, belediyelerle işbirliği içinde, 173 bin konut yapımını içeren kentsel dönüşüm projeleri yürütmektedir (TOKİ, 2010; Bu projelerin, TOKİ Başkanı tarafından kaleme alınan örnekleri için bkz. Bayraktar, 2007: 50 vd.) TOKİ Başkanlığı, beş yıl içinde tüm il merkezlerinde bir kentsel dönüşüm projesi başlatmayı hedeflediğini duyurmuştur (Sabah, 11.9.2010). Belediye Kanunu’nda yapılan bir değişiklikle de belediyelere kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri uygulamaları konusunda geniş yetkiler tanınmıştır (bkz. R.G., 24.6.2010). Bu değişiklikten birkaç hafta sonra yalnızca Ankara’da yedi ayrı yer, kentsel dönüşüm alanı olarak ilan edilmiştir (R.G., 13.7.2010). İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bir milyon konutu kapsayan 30 ayrı kentsel dönüşüm projesi üzerinde çalıştığı haberleri gazetelere yansımıştır (Milliyet, 26.9.2010). Kentsel dönüşümü gecekondu bölgeleri dışında kentin tamamına yayarak kentsel rant fırsatlarını artırma potansiyeli taşıyan bir yasal düzenleme de söz konusudur. Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısı, 2012 yılı Mart ayında TBMM’de görüşülmeye başlanmıştır. Türkiye’nin neredeyse tamamının fay hatları üzerinde bulunduğu gerçeği göz önünde tutulduğunda binaların deprem riskine de bağlı olarak kentlerin piyasa değeri yüksek bölgelerinde önümüzdeki yıllarda rant paylaşım savaşları olacağını kestirmek zor değildir.

Görüldüğü gibi, 1980-2012 arası dönemin ilk yarısında kooperatiflerin etkisi gözlenirken 2002 yılında AKP iktidarı ile başlayan ikinci yarısına TOKİ ve kentsel dönüşüm uygulamaları damga vurmuştur. Her ne kadar kentsel dönüşümün, gecekondu alanlarının ve kentsel dokunun yıpranmış ya da korunma gereksinmesi gösteren yerlerinin plana bağlı olarak iyileştirilmesi ve geliştirilmesi olarak konut politikası bakımından önemli bir uygulama olduğu ileri sürülebilirse de, gerek barınma hakkı gerek kentsel toplumsal ilişkiler çerçevesinde yarattığı sorunları hesaba katmak gerekir. Kentsel dönüşümün ilk örnekleri sayılabilecek projeler, 1990’lı yılların başında Ankara’da uygulamaya konmuştur. Bu örneklerde gözlenen sorunlar, ülkenin farklı yerlerinde uygulanan ya da uygulanmakta olan projeler hakkında da fikir verebilir.

Ankara’da uygulanan üç ayrı projede, kentsel dönüşüm sürecinde inşa edilen konutlar 80-90 metrekarelik apartman daireleridir. Gecekonduda yaşayan nüfusun geniş ailelerden oluşmasına bağlı olarak ortaya çıkan barınma yoğunluğu sorunu giderilememiş, sorun apartman dairelerine taşınmıştır. Apartman yaşamı ve bir örnek dairelerin mimarisi, söz konusu nüfusun kültürel alışkanlıkları ile de uyumsuzluk oluşturmaktadır. İnşaat kalitesinin düşüklüğü bir başka sorundur. Projenin maliyetini karşılamak gerekçesiyle aynı alanda üretilen lüks konutlar yanında düşük maliyetli bu “toplumsal konutlar” ikili bir

AykutNamıkÇoban􏰀CumhuriyetinİlanındanGünümüzeKonutPolitikası􏰀 99

yapının doğmasına yol açmaktadır. Ancak bu ikili yapı uzun sürmez. Genellikle gecekondudan gelen nüfusun ikili yapıya bulduğu çözüm yolu, konutlarını satarak ya da kiraya vererek kentsel dönüşüm alanını terk etmek biçimindedir. Kimi durumlarda, hak sahiplerine kent merkezinde yer alan dönüşüm geçiren alanda değil de kentin çeperlerinde arsa ya da konut verilmesi/satılması yolu seçilmektedir (Uzun, 2005: 206-213). Gecekondudan gelen nüfusun dairesini satarak ya da kiraya vererek dönüşüm alanından uzaklaşması ya da projenin kendisinin yerleşik nüfusu kentin çeperlerine iteleyerek uzaklaştırdığı her iki durumda, dönüşüm alanı, üst gelir gruplarının yerleşimine açılmakta ve soylulaştırma (gentrification) adı verilen bir süreç yaşamış olmaktadır (Soylulaştırma konusunda bkz. Smith ve Williams, 1986; Türkiye örnekleri için bkz. Behar ve İslam, 2006).

Benzer bir ikili yapı kent bütününde de belirmiş durumdadır. Büyük kentlerde, bir yandan, yüksek duvarlarla, parmaklıklarla ve özel güvenlik birimleri ile korunan, üst gelir gruplarının yaşadığı ve kentin bütünüyle ilişkisini kestiği güvenlikli siteler (gated communities) yaygınlaşmaktadır. Öte yandan da, TOKİ’nin “toplumsal konut” adı verilen uygulamalarıyla, alt ve orta gelir kümeleri için geliştirilmiş, düşük inşaat kalitesi olan, tek tip bir mimariye dayalı, kültürel ve yaşamsal alışkanlıklar ve beklentiler dikkate alınmadan, kentin merkezinde bulunan kamusal yaşamla ilişkisi kesilmiş, bir tür gettolaşmanın olduğu yerleşim öbekleri ortaya çıkmaktadır. Güvenlikli sitelerde yaşayanlar, kendilerini toplumsal ve mekansal olarak kentsel topluluğa kapatmakta, toplumsal konut bloklarında yaşayanlar ise kentsel toplumsal yaşamdan uzaklaştırılarak kendi içine kapanmış topluluklar olarak kente dahil edilmemektedir. Böylece kentlerde sınıfsal ayrışma, yerleşim/konut alanları bakımından iyice belirginleşmektedir (Bu konuda bir tartışma için bkz. Kurtuluş, 2005; Geniş, 2009; Doğan, 2008; Adanalı, 2010; Baysal, 2010; Kolluoğlu, 2010).

Gerek kentsel dönüşüm projelerine, gerek TOKİ toplumsal konut uygulamalarına yönelik başka eleştiriler de söz konusudur. Kentsel dönüşüm projelerinde “hak sahibi” olanlar, imar ve gecekondu aflarıyla elinde tapu ya da tapu tahsis belgesi olan kimselerdir. 1985 affından sonra gecekondu yapanlar hak sahibi olarak görülmedikleri için kentsel dönüşüm uygulamasından yararlanamamakta, barındıkları konutları da yitirmektedirler. Bu yüzden de proje alanında yaşayanların kentsel dönüşüm projelerine karşı barınma hakkı çerçevesinde örgütledikleri direniş pratikleri çoğalmaktadır (Meriç, 2010). Hak sahiplerinden projenin uygulanmasıyla konut sahibi olacak olanlar, önemli bir borç yükünün altında ezilmektedir. Taksitlerini ödeyemeyenler konutlarını satmakta ve yerlerinden de edildikleri için barınma sorunuyla karşı karşıya kalmaktadırlar (Baysal, 2010; Gümüş, 2010). Benzer bir ödeme güçlüğü sorunu, TOKİ’nin toplumsal konut olarak adlandırdığı uygulamalarından

100 􏰀 Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 􏰀 67-3

yararlanan dar gelirli kesimler için de geçerlidir. Kentsel dönüşüm, konut alanlarını, daha yüksek bedel ödeyebilenin talebini karşılamaya dönük olarak tümüyle pazar ekonomisi mantığıyla biçimlendirdiği gibi (Türkün, 2010; Şen, 2008: 37; Kaya, 2010), kentsel rantlar oluşturma ve bunları TOKİ, belediye ve sermaye kesimleri arasında paylaştırma anlayışına dayanmaktadır (bkz. Turan, 2009: 278-287; İmece, 2008; Çarıkçı, 2008: 46-7).

TMMOB üyesi çeşitli meslek odaları da TOKİ’nin konut projelerini eleştirmektedir. Örneğin, bu meslek odalarının Bursa şubelerinin 14.11.2008 tarihli bir basın açıklamasına göre (http://www.spo.org.tr/genel/bizden_detay.- php?kod=804&tipi=3&sube=3), TOKİ, devlet olanaklarını da kullanarak ürettiği lüks konutlarla inşaat sektörünün gelişmesine zarar vermektedir. TOKİ inşaatlarından alınmayan proje ücretleri, belediye harçları, yapı denetim harçları, konut üreten öteki aktörlerin konut üretim sürecinden çekilmelerine ve sonuçta konut üretiminde bir daralmaya yol açabilecektir. TOKİ’nin konut projelerinin planlama, uygulama ve denetim süreçleri pek çok eksiklik ve kusur içerdiği için uygulanmakta olan projelerin güvenirliği yoktur.

TMMOB Mimarlar Odası (2009: 61), TOKİ’nin konut projelerinin kentbilim ilkeleriyle bağdaşmadığını vurgulamaktadır: “… TOKİ uygulamalarında kentlerin imara kapalı alanlarının yapılaşmaya açılması; koruma bölgelerinde koruma karşıtı imar kurallarının devreye girmesi; kent planlarındaki yoğunlukların noktasal ve bölgesel olarak artırılması; kamu arazilerinin bilim dışı imar haklarıyla donatılarak pazarlanması vb. gibi genelde şehircilik hukukumuzun reddettiği ne kadar yanlış tutum varsa, bunların tümü TOKİ’nin resmi politikasına dönüşmüş durumdadır.”

Doğan Tekeli’nin de (2008: 55-56) dikkat çektiği gibi, TOKİ çok sayıda konut üretmeyi hedeflediği için, kent dışındaki geniş arazilere yönelmiştir. Buralarda kuracağı yerleşimlerin imar planlarına uygun olup olmadığına bakmaksızın çok sayıda konut blokları üretmiştir. Böylece, imar planlarıyla, kent ve çevre politikalarıyla ilgisi bulunmayan yeni yerleşimler, TOKİ eliyle oluşturulmuştur. Aynı zamanda da kentle bağı kurulmayan, kentle bütünleşmeyen 10 bin, 20 bin nüfuslu yatakhaneler üretilmiştir.

1990’lı yılların sonlarına doğru TOKİ’nin verdiği kredilerin azalmasına da koşut olarak daralan konut sektörü, yeniden büyüme eğilimine girmiştir. 2000’li yıllarda yapı izinleri, emlak satışları ve bankaların verdiği konut kredilerinde önemli artışlar görülmektedir. Ancak 2006-2008 yıllarında her üçünün yıllık artış hızları dramatik biçimde azalmıştır. Bunlar, ABD’deki kriz gibi olmasa da konut sektöründe yaşanan bir durgunluğun göstergeleri sayılmaktadır (Karayalçın, 2009: 49-50). Bu durgunluğa çare olarak görülen, ipotekli konut kredisini (“mortgage” sistemini) düzenleyen, 5582 sayılı Konut Finansmanı Sistemine İlişkin Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında

Aykut Namık Çoban 􏰀 Cumhuriyetin İlanından Günümüze Konut Politikası 􏰀 101

Kanun hükümleri yürürlüğe girmiş olmasına karşın (R.G., 6.3.2007, Sayı 26454), konut sektörüne hakim olan temel aktörlerin beklentilerini karşılayacak bir canlanma olmamıştır. 2009 yılının ilk yarısında, yerel seçimlerin de etkisiyle konut satışları artmış olsa da, 2010 yılında konut kredileri, satışları ve yapı kullanma ruhsatı sayıları düşmüştür (Türkkent, 2010: 165-7). İpotekli konut finansman sistemi, konut sektörünün ekonomideki rolüyle bankacılık sektörünün beklentilerini bir araya getirerek üst gelir gruplarının mülk konut edinmelerini sağlamaya yönelik bir araçtır. Ancak bu sistemin işler hale getirilemediği ve hedeflediği kitleyi beklendiği ölçüde harekete geçiremediği görülmektedir. Öte yandan, bu sistemin, yaygın biçimde uygulansa bile, ondan yararlanacak ölçüde geliri bulunmayan kesimlerin barınma sorununun giderilmesiyle ilgili bir katkısının olması da beklenemez.

1980 sonrası dönem içinde yapı kooperatiflerinin ve ardından da TOKİ’nin uygulamalarıyla konut sektöründeki dikkat çeken ivmelenmelere karşın geniş halk kesimlerinin barınma sorunu sürmektedir. Yapımı tamamlanarak yapı kullanma izni alınan konut sayısı, 1980 yılında 139 bin, 1990 yılında 232 bin, 2000 yılında 245 bin (TÜİK, 2009: 404) ve 2009 yılında 400 bindir. Buna karşılık, konut gereksinmesi 2000 yılı için 576 bin ve 2009 içinse 554 bin birim konut olarak hesaplanmaktadır (Türkkent, 2010: 105, 139). 1980-2010 yıllarını kapsayan dönemde yıllar itibariyle üretilen konut sayısı artmış olsa da bu dönemin konut politikası, konut gereksinmesini karşılamakta başarısız olmuştur. Hal böyleyken, 2007-2013 yıllarını kapsayan Dokuzuncu Kalkınma Planı’nda konut konusunda hiçbir durum değerlendirmesi ve politika hedefi yer almamaktadır (bkz. DPT, 2006).

2000 yılı verilerine göre, Türkiye’de 15 milyonun biraz üstünde hanehalkı bulunmakta, bunların üçte ikisi yaşadığı evin sahibi iken (yüzde 68), geri kalanı kiracı, lojmanda oturan, başkasının evinde kira ödemeden oturan gibi hanehalklarını içermektedir. Köylerde oturan hanehalklarının yüzde 87’si kendi evinde oturmaktadır. İl merkezlerinde kiracılık oranı yüzde 33’tür (DİE, 2000: 238). TÜİK’in 2007 yılı verilerine göre, evsahibi olanların oranı yedi yılda yüzde 8 azalma göstererek yüzde 60’a gerilemiştir (TÜİK, 2009b).

Bu verileri dayanak göstererek, mülk konut edinmeye adanmış bir konut politikasının yerinde ve geçerli bir politika olduğunu ileri süren bir düşünceye, şu bulgularla karşı çıkılabilir: İstanbul örneğini inceleyen bir araştırmada, hanehalklarının yüzde 19’unun aylık gelirinin 500 TL’nin altında olduğu, bu gelirle satın alınabilir konutun fiyatının 30,000 TL’nin altında olması gerektiği, 2005 yılında satışa sunulan yeni konut projelerinin en düşük fiyatının ise 60,000-90,000 TL arasında değiştiği belirtilmektedir. Düşük gelirli hanehalkları yüzde 21’lik bir dilim oluşturmakta, bunlar için satın alınabilir konut fiyatının ise 45,000 TL’den çok olmaması gerekmektedir. 750-1000 TL arasında geliri bulunan alt-orta gelir kümesi, hanehalklarının yüzde 20’sini

102 􏰀 Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 􏰀 67-3

oluşturmakta, bu kümenin aylık hanehalkı geliriyle konut satın alabilmesi için konut fiyatının 60,000 TL’yi aşmaması gerekmektedir (Bölen vd. 2006’dan aktaran Bayındırlık ve İskân Bakanlığı, 2009: 33). Bir başka deyişle, İstanbul’da yaşayan hanehalklarının yüzde 60’ının, bugünkü gelirleri ve piyasada oluşan konut fiyatları dikkate alındığında konut sahibi olmaları olanaksızdır.

Benzer biçimde, Türkiye genelinde hanehalklarının yüzde 60’ına mülk konut edindirmiş bir konut politikasının başarısını savunan bir görüşe de, 2000 yılı verilerine göre hanehalkı toplam sayısının dörtte birinin kiracı olduğunu, hanehalkının 4.5 kişiden oluştuğu dikkate alındığında kirada yaşayanların tahminen 16 milyondan daha çok bir nüfusa denk düştüğünü anımsatmak gerekir.

Bir başka deyişle, kira giderleri, Türkiye nüfusunun dörtte birlik bir kesimi için büyük bir ekonomik yük oluşturmaktadır. Nitekim, TÜİK’in 2009 yılı araştırması, Türkiye genelinde hanehalklarının tüketim amaçlı yaptığı harcamalar içinde en yüksek payı, yüzde 28,2 oranıyla konut ve kira harcamalarının aldığını göstermektedir. Gelir düzeyi zaten düşük olan maaş ve ücret karşılığı çalışanların harcamaları içinde en yüksek payı da yüzde 28 ile yine konut ve kira harcaması oluşturmaktadır (TÜİK, 2009c). Türkiye ortalamasını yansıtan bu rakamlar, büyük kentlerde çok daha yüksek bir düzeydedir. Örneğin, İstanbul’da hanehalkı gelirinin yüzde 40’lık bölümü kira harcamalarına ayrılmaktadır (Bölen vd. 2006’dan aktaran Bayındırlık ve İskân Bakanlığı, 2009: 34).

Ayrıca, konutların niteliği, bir başka deyişle barınma koşulları oldukça kötü durumdadır. 2000 yılı verilerine göre, il merkezlerinde yaşayan hanehalklarının yüzde dördünün, ilçe merkezlerinde yüzde 12’sinin ve köylerde yüzde 37’sinin tuvaleti konutun dışındadır. Türkiye’de 170 binden fazla hanehalkının barındığı konutların içinde ya da dışında tuvalet bulunmamaktadır. Hanehalklarının yüzde 7’sinin yaşadıkları konutun içinde banyoları yoktur. Konutun içinde ya da dışında banyosu olmayan hanehalkı sayısı 542 bindir. İl merkezlerindeki hanehalklarının yüzde ikisinin, ilçe merkezlerindekilerin yüzde yedisinin ve köylerdekilerin yüzde 27’sinin yaşadıkları konutların içinde akan su bulunmamaktadır (DİE, 2000: 241, tablo 5.40). Yukarıda yer verilen 1965 yılı verileriyle karşılaştırılırsa geçen 35 yıl içinde uygulanan konut politikalarının konutlardaki yaşam koşullarının iyileştirilmesi bakımından yetersiz kaldığı görülecektir.

TÜİK’in 2007 yılında yaptığı araştırmaya göre de, Türkiye’de hanehalkı nüfusunun, yüzde 39’unun oturduğu konutta çatı akıntısı, duvarlarda nem, pencere çerçevelerinin çürümüş olması gibi sorunları vardır. Hanehalklarının

Aykut Namık Çoban 􏰀 Cumhuriyetin İlanından Günümüze Konut Politikası 􏰀 103 yüzde 40’ı, oturduğu konutta yalıtımın yetersiz olması nedeniyle ısınma sorunu

yaşamaktadır (TÜİK, 2009b).

Konutlarda nitelik sorunu çözülmemişken, yıllar içinde ortalama konut alanı büyümüştür. 2007 yılı rakamlarına göre, konut büyüklüğü ortalaması 147 metrekaredir (TÜİK, 2009a). Daha önce gördüğümüz gibi, 1960 yılında ortalama ev büyüklüğü 97 metrekareydi. 2007 yılı için bir metrekare konut inşaat maliyeti ise 555 TL’dir. Ortalama büyüklük ve maliyet rakamları, kıt kaynakların barınma hakkı ve gereksinmesi gözetilmeden ve savurganca kullanıldığını göstermektedir.

Açıktır ki, asgari nitelikleri bile karşılamaktan uzak konutlar için hanehalkı gelirinin neredeyse üçte biri harcanmakta, niteliksiz konutlarda barınma mücadelesi verilmektedir. Kısacası, bu dönemin konut politikası, inşaat sektörünün canlandırılması hedefine önemli ölçüde ulaşmış, ama nicelik ve nitelik bakımından konut sorununu çözüme kavuşturacak bir strateji ve ona uygun politika araçları geliştirememiştir.

Sonuç

Konut yalnızca bir barınak değildir; oysa 1923’ten günümüze kadar süren dönemde, bir konut politikası izlenmeye çalışıldığında bile, konut politikalarımız, konutu yalnızca bir barınak olarak gören bir anlayışa dayanmıştır. İki anlamda… Birincisi, konut bir yaşam ortamı olarak, barınma hakkı da çalışma, eğitim, sağlık, çevre, eğlenme, dinlenme haklarıyla oluşturduğu bir bütünlük içinde ele alınmamıştır. Dar gelirli yoksul halk kesimleri de içinde bulundukları toplumsal koşullar nedeniyle barınmayı iki göz odadan ibaret bir barınak olarak görmüştür. Bu durumda, barınağa denk düşen gecekondulaşma, emeğin yeniden üretimi sürecinde barınma maliyetini düşürmeye yönelik bir ekonomi politikasının sonucu olduğu kadar, barınma gereksinmesinin toplumda nasıl kavrandığıyla da yakından ilgili bir olgudur. İkincisi ise, konut politikası, barınma gereksinmesini çözmek üzere, ekonomi, sanayileşme, sağlık, eğitim, kentleşme, çevre, arsa ve gecekondu politikalarıyla karşılıklı ilişki içinde biçimlendirilen bir politika olarak oluşturulmamıştır. Bunun yerine, olanakları ölçüsünde insanların bir konuta sahip olması istenmiş ve desteklenmiştir.

Cumhuriyet tarihi boyunca konut politikasının en belirgin hedefi mülk konut sayısını artırmaktır. Kredi olanakları, arsa kolaylıkları, vergi indirimleri, yapı kooperatiflerinin desteklenmesi, TOKİ uygulamaları, ipotekli konut finansman (mortgage) sistemi gibi araçlar, bu hedefi gerçekleştirmeye yöneliktir. Mülk konutu destekleyen politikalar yüksek kiralar ile birlikte düşünüldüğünde konuta yönelen rantiye kesimlerin şişkinleşmesi ve tatmin edilmesi kaçınılmaz olmuştur. Bunun karşısında konut gereksinmesi olan ve

104 􏰀 Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 􏰀 67-3

mülk konut edinecek mali olanakları bulunmayan yoksul kesimlerin barınma sorunlarının ağırlaşması ise raslantı değildir. Politikaları biçimlendirme ve uygulamaya koyma yetkisi olan organlar, kurum ve kuruluşlar, yoksul kesimlerin içine düştüğü durumdan habersiz değillerdir. Gerçekten de, yıllar önce hazırlanan Dördüncü Plan’da belirtildiği gibi, “Sınırlı kaynaklara sahip olan kişilerin konut piyasasında gerek nitelik, gerek konut fiyatları olarak fazla seçim olanağı yoktur. Bu gruplar kendilerine teklif edilen en düşük standartlı konutları kabullenmek zorundadır. Bu nedenle bu grupların minimum standartlı konutlarda yaşama sorumluluğu kamuya ait olmaktadır. Kamunun görevi ekonomik sosyal ve fiziki planları giderek artan konut taleplerini optimal ölçekte karşılayacak bir entegrasyon içinde yapmaktır” (DPT, 1979: 470).

Yazı boyunca yer verilen bulguların gösterdiği üzere, Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne değin, kamu, geniş kesimlerin barınma hakkının karşılanması bakımından söz konusu görevini yerine getirmemiştir. Temel bir hakkın ve gereksinmenin karşılanması pazar ekonomisinin arz-talep ilişkisine terk edilmiştir. Sermaye birikimi krizinden çıkış yolunun kilometre taşlarından biri olarak görülen konut sektöründe, kredi veren bankalar, inşaat şirketleri, yapsatçılar, rantiye ve arsa spekülatörleri gibi sermayenin çeşitli bileşenleri büyümeye devam ederken, dar gelirli kesimlerin, hem nicelik hem de nitelik bakımından barınma sorunu, daha önce olduğu gibi günümüzde de varlığını sürdürmektedir.

Kaynakça

“1 Milyon Ev Yıkılacak”, Milliyet, 26.9.2010, http://www.milliyet.com.tr/1-milyon-ev- yikilacak/turkiye/sondakika/26.09.2010/1293867/default.htm.

Adanalı, Yaşar (2010), “Kanada’da Kilitli Kapılı Site Yasak, Batı Ortak Hayat Arıyor”, Radikal, 28.11.2010, s.23.

Alkan, Ayten (1998), Türkiye’de 1980’den Sonra Dar Gelirlilerin Konut Sorunu ve Konut Kooperatifleri, (Ankara: Türkiye Kent Kooperatifleri Merkez Birliği Yayını).

Alsaç, Orhan (1961), “Mesken Kanunu Hazırlıkları”, Dördüncü İskan ve Şehircilik Haftası Konferansları 19-21 Nisan 1960 (Ankara: AÜ SBF Yayınları), 31-39.

Altaş, Hüseyin (2000), “Kira Parası Artışlarının Sınırlanması”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 49 (1-4): 97-116.

Arıbaş-Tokman, Yıldız (1985), Konut Politikaları Uygulamalarında Özel Bir Örnek: Yenimahalle (Ankara: Batıkent Konut Üretim Yapı Kooperatifleri Birliği).

Aykut Namık Çoban 􏰀 Cumhuriyetin İlanından Günümüze Konut Politikası 􏰀 105 Bayraktar, Erdoğan (2007), Bir İnsanlık Hakkı Konut: TOKİ’nin Planlı Kentleşme ve Konut Üretim

Seferberliği (İstanbul: Boyut Yayıncılık).
Bayındırlık ve İskân Bakanlığı (2009), Kentleşme Şurası 2009: Kentsel Dönüşüm, Arsa ve Konut

Politikaları Komisyonu Raporu (Ankara).

Baysal , Cihan Uzunçarşılı (2010), “Gönüllü-Gönülsüz Gettolar”, Radikal İki, 12.12.2010, s.14.

Behar, David ve Tolga İslam (der.) (2006), İstanbul’da Soylulaştırma: Eski Kentin Yeni Sahipleri (İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları).

Beşikçi, İsmail (1991), Kürtlerin Mecburi İskanı, (Ankara: Yurt Kitap-Yayın).
Beşikçi, İsmail (1992), Doğu Anadolu’nun Düzeni: Sosyo-Ekonomik ve Etnik Temeller II, (Ankara:

Yurt Kitap-Yayın).
Boratav, Korkut (1990), “İktisat Tarihi: 1908-1980”, Akşin, Sina (der.), Türkiye Tarihi 4: Çağdaş

Türkiye (İstanbul: Cem Yayınevi): 263-354.
Boratav, Korkut (1995) “İktisat Tarihi (1981-1994)”, Akşin, Sina (der.), Türkiye Tarihi 5: Bugünkü

Türkiye (İstanbul: Cem Yayınevi):159-213.
Börtücene, İcen (1975), “Kalkınma Planı ve Konut Sorununun Çözümünde Umulan Gelişmeler

Üzerine Düşünceler”, Konut Kurultayı (Ankara: TMMOB).
Buğra, Ayşe (1998), “The Immoral Economy of Housing in Turkey”, International Journal of Urban

and Regional Research, 22(2): 303-317.

Çapa, Mesut (1990), “Yunanistan’dan Gelen Göçmenlerin İskanı”, Atatürk Yolu, 5:49-69.

Çarıkçı, Çağrı (2008), “Birikim Aracı Olarak Kentsel Mekan: Kentsel Dönüşüm ve Nedenleri”, İktisat Dergisi, 499: 42-47.

Çınar, Tayfun (2004), Dünyada ve Türkiye’de Başkentlik Sorunu (Ankara: Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yayınları).

DİE (2000), 2000 Genel Nüfus Sayımı (Ankara).

Dik, Esra (2009), “1948: Marshall Planıyla ‘Hür Dünya’ya Giriş”, Güler, Birgül Ayman (ed.), Açıklamalı Yönetim Zamandizini 1940-1949 (Ankara: AÜ SBF Kamu Yönetimi Araştırma ve Uygulama Merkezi):947-1060.

Doğan, Yiğit (2008), “Toplumsal Polarizasyon ve Kentsel Ayrışma: Çekmeköy Bölgesi Örneği”, İktisat Dergisi, 499: 89-101.

DPT (1963), Kalkınma Planı (Birinci Beş Yıl) 1963-1967 (Ankara). DPT (1968), İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı 1968-1972 (Ankara). DPT (1973), Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı 1973-1977 (Ankara).

DPT (1977), Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı, Yerleşme, Bölgesel Gelişme, Kentleşme, Konut Özel İhtisas Komisyonu Raporu (Ankara).

106 􏰀 Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 􏰀 67-3

DPT (1979), Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı 1979-1983 (Ankara).
DPT (2001), Konut: Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Özel İhtisas Komisyonu Raporu (Ankara). DPT (2006), Dokuzuncu Kalkınma Planı 2007-2013, R.G., 1.7.2006, Sayı 26215 Mükerrer.

Duru, Bülent (2009), “1941: Kıtlık Yılında Milli Korunma Kanunu Uygulamaları”, B.A. Güler (ed), Açıklamalı Yönetim Zamandizini 1940-1949 (Ankara: AÜ SBF Kamu Yönetimi Araştırma ve Uygulama Merkezi): 159-224.

Geniş, Şerife (2009), Neo-liberal Kentleşmenin Mekânda Yansımaları: İstanbul’da Güvenlikli Siteler”, Toplum ve Bilim, 116: 121-156.

Geray, Cevat (1988), “Birleşmiş Milletler Konut Yılında Konut Kooperatiflerinin Yönetsel Sorunları”, BM Türk Derneği 1987 Yıllığı (Konut Özel Sayısı) (Ankara: BM Türk Derneği Yayını): 1- 21.

Geray, Cevat (2009), “Toplumsal Konut Siyasası Açısından TOKİ Uygulamaları”, Çalıştay: TOKİ Çalışmaları Üzerine Değerlendirmeler, 9 Ocak 2009 (Ankara: TMMOB Mimarlar Odası Genel Merkezi Yayını): 77-87.

Görmez, Kemal (2004), Bir Metropol Kenti Ankara (Ankara: Odak).
Göymen, Korel (1982) “Yerel Ölçekte Bir Kamu Siyasası Uygulaması Olarak Batıkent Konut

Projesi”, Türkiye Birinci Şehircilik Kongresi, 2.Kitap (Ankara: ODTÜ Yayını): 107-140.

Gümüş, Korhan (2010), “Başkan Neyi Savunuyor?”, Radikal İki, 31.1.2010, s.8.

Hamamcı, Can, (1994), “Konut Politikası Üzerine”, Konut 94 (Ankara: Batıkent Konut Üretim Yapı Kooperatifleri Birliği): 33-40.

İmar ve İskân Bakanlığı (1973), 50 Yılda İmar ve Yerleşme 1923-1973 (Ankara).

İMECE Toplumun Şehircilik Hareketi (2008), “Toplu Kurumsal İflasımız: TOKİ Barınma Hakkından Sermaye Birikimine Doğru Konut Sorunu”, 32. Dünya Şehircilik Günü Kolokyumu Kitabı (İstanbul:ŞPO), http://www.sehircilik.org/bildiri_1.htm, (5.3.2012).

İsbir, Eyüp (1991), Şehirleşme ve Meseleleri (Ankara: Gazi Büro Yayınları).
HABITAT Gündemi (1996), http://www.toki.gov.tr/habitat/dokumanlar/habitatgundemi.doc

(6.8.2010).

Karayalçın, Murat (1985), “Yeni Toplu Konut Yasasının Kooperatifler Açısından Değerlendirilmesi”,

İnşaat Sektörünün Ekonomideki Sürükleyici Rolü Açısından Toplu Konut Fonu Uygulamaları (İstanbuL: TEBİAT Yayını): 41-46.

Karayalçın, Murat (2009), Konut Bunalımı, Kent Rantları ve Proje Muhafızları (Ankara: Yayınevi yok).

Kaya, Esra (2010) “TOKİ: Devlet İçinde Şirket”, Birgün, 10.4.2010, s.12.

Aykut Namık Çoban 􏰀 Cumhuriyetin İlanından Günümüze Konut Politikası 􏰀 107

Keleş, Ruşen (2007), “İnsan Hakkı Olarak Barınma Hakkı ve Kentsel Dönüşüm”, Ceylan-Ataman, Berrin (der.), Cahit Talas Anısına: Güncel Sosyal Politika Tartışmaları (Ankara: AÜ SBF Yayınları): 429-443.

Keleş, Ruşen (2010), Kentleşme Politikası, 11. Baskı (Ankara: İmge).
Keleş, R. Hamamcı, C., Çoban, A. (2009), Çevre Politikası, 6. Baskı (Ankara:İmge). Kent-Koop (Yayın yılı yok [1983?]), Konut ’82 (Ankara).

Keskinok, Çağatay (2005), “Ankara Kentinin Planlı Gelişimi Açısından Batıkent Projesinin Önemi/Planlama ve Tasarım Sürecine İlişkin Eleştirel Değerlendirme”, Şenyapılı, Tansı (der.), ‘Cumhuriyet’in ‘Ankara’sı: Özcan Altaban’a Armağan (Ankara: ODTÜ Yayıncılık): 120-152.

Kolluoğlu, Biray (2010), “Kente Hangi Köşeden Bakıyoruz?”, Radikal İki, 28.11.2010, s.15.
Korum, Uğur (1982), “1980 ve 1981 Yıllarında Konut Piyasası”, Konut 81 (Ankara: Kent-Koop

Yayınları): 103-143.
Kurtuluş, Hatice (2005), “İstanbul’da Kapalı Yerleşmeler: Beykoz Konakları Örneği”, Kurtuluş,

Hatice (Yay.Haz.), İstanbul’da Kentsel Ayrışma (İstanbul: Bağlam): 161-186.

Meriç, Kutay (2010), “Kentsel Dönüşüm Yağması ve Kent Yoksullarının Barınma Hakkı Mücadelesi”, Bayramoğlu Özuğurlu, Sonay (Yay.Haz.), Toprak Mülkiyeti Sempozyum Bildirileri (Ankara: Memleket Yayınları): 632-640.

Örücü, Esin (1972), Sosyal Refah Devletinde Bir Sosyal Kamu Hizmeti: Konut (İstanbul: İÜ Hukuk Fakültesi).

Öymen, Altan (1985), “Konut Konut Diye Diye”, Milliyet, Yazı Dizisi, 1-7 Eylül, s. 9.

Savran, Sungur (1992), Türkiye’de Sınıf Mücadeleleri, 1919-1980 (İstanbul: Kardelen).

Sayın, Erol (1979), New Settlement Projects (Ankara: Kent-Koop Yayını).

Şahin, Yusuf (2010), Kentleşme Politikası (Trabzon: Murathan Yayınevi).

Şen, Besime (2008), “‘Kentsel Dönüşüm’: Kavramsal Karmaşa ve Neoliberalizm”, İktisat Dergisi, 499: 34-41.

Şengül, Tarık (2001), Kentsel Çelişki ve Siyaset: Kapitalist Kentleşme Süreçleri Üzerine Yazılar (İstanbul: WALD).

Smith, Neil ve Peter Williams (ed) (1986), Gentrification of the City (Boston: Unwin Hyman).

Tekeli, Doğan (2008), “TOKİ Projelerinde Mimariyi Etkileyen Kurallar”, Anadolu’da Konut ve TOKİ Mimarlığı, Teknik İnceleme-Panel-Forum, 8-9 Ağustos 2008, TMMOB Mimarlar Odası Konya Şubesi, 54-58.

Tekeli, İlhan. (1982), Türkiye’de Kentleşme Yazıları (Ankara: Turhan).

108 􏰀 Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 􏰀 67-3

TMMOB Mimarlar Odası (2009), “TOKİ Raporu”, Çalıştay: TOKİ Çalışmaları Üzerine Değerlendirmeler, 9 Ocak 2009 (Ankara: TMMOB Mimarlar Odası Genel Merkezi Yayını).

TOKİ (TC Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığı), “Tarihçe”, http://www.toki.gov.tr/page.asp?id=2 (4.8.2010).

TOKİ, “Faaliyet Özeti 2003-2010”, http://www.toki.gov.tr/ozet.asp (4.8.2010). “TOKİ’den Her İle Kentsel Dönüşüm Müjdesi”, Sabah, 11.9.2010.

Toprak, Zerrin (1988), Kent Yönetimi ve Politikası, 2. Basım (İzmir: ABAM Yayınları).

Turan, Menaf (2009), Türkiye’de Kentsel Rant: Devlet Mülkiyetinden Özel Mülkiyete (Ankara: Tan).

TÜİK (2009a), İstatistik Göstergeler 1923-2008 (Ankara).

TÜİK (2009b), “Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması Sonuçları, 2006-2007”, Haber Bülteni, Sayı 221, 17 Aralık.

TÜİK (2009c), “2009 Hanehalkı Tüketim Harcaması Sonuçları”, Haber Bülteni, Sayı 130, 22 Temmuz.

Türkkent (2010), 22. Olağan Genel Kurul Toplantısı 2009 Yılı Çalışma Raporu (Ankara).

Türkün, Asuman (2010), “Mali Kaynak Yaratma Aracı Olarak Kent”, Radikal İki, 26.9.2010, s.1.

Uzun, C. Nil (2005), “Ankara’da Konut Alanlarının Dönüşümü: Kentsel Dönüşüm Projeleri”, Şenyapılı, Tansı (der.), ‘Cumhuriyet’in ‘Ankara’sı: Özcan Altaban’a Armağan (Ankara: ODTÜ Yayıncılık): 198-215.

Yavuz, Fehmi (1952), Ankara’nın İmarı ve Şehirciliğimiz (Ankara: SBF Yayını).

Yavuz, Fehmi (1969), “Politika ve Yerleşme Sorunlarımız”, Dokuzuncu İskân ve Şehircilik Haftası Konferansları: Türkiye’de Orman Köyleri, Yerleşme, Bölge Planlama, Şehirleşme, Doğu Anadolu’nun Sorunları (Ankara: AÜ SBF İskân ve Şehircilik Enstitüsü Yayınları): 121-151.

Yavuz, Fehmi, Ruşen Keleş, Cevat Geray, (1978), Şehircilik: Sorunlar – Uygulama ve Politika (Ankara: AÜ SBF Yayınları).

Türkiye’de Kooperatiflerin Vergilendirilmesi

YÖNETİM VE EKONOMİ Yıl:2006 Cilt:13 Sayı:2 Celal Bayar Üniversitesi İ.İ.B.F. MANİSA

Türkiye’de Kooperatiflerin Vergilendirilmesi Yrd. Doç. Dr. O. Murat KOÇTÜRK

Celal Bayar Üniversitesi, Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu, MANİSA

ÖZET

Kooperatifler, kamu ve özel sektör kuruluşları yanında bir çok ülkede üçüncü sektör olarak kabul edilmektedir. Türkiye Milli Kooperatifler Birliği (TMKB)’nin 2004 yılı verilerine göre kırsal ve kentsel kooperatif sayısı 58.414 olup ortak sayısı da 7.544.872’ dir. Böylesine önemli bir nüfusun ekonomik çıkarlarını gözeten ve bir kişi birliği olan kooperatiflere değişik vergi kanunlarında çeşitli muafiyetler ve istisnalar getirilmiştir. Bu çalışmada kooperatiflere uygulanan vergilendirme ve muafiyetler üzerinde durulmuştur. Sosyal ekonominin önemli bir unsuru olan kooperatifler AB ülkelerinin ekonomilerinde de önemli fonksiyonlar üstlenmişlerdir. Türkiye’de de kooperatiflere sağlanan vergi indirimleri ve istisnaların kooperatifçilik hareketinin gelişimine katkıda bulunacağı düşünülmektedir.

Anahtar Sözcükler: Kooperatif, vergi, kooperatiflerin vergilendirilmesi, kooperatif kanunu, vergi muafiyeti

Taxation on Cooperatives In Turkey

ABSTRACT

Cooperatives are regarded as the third sector in line with the private and the public sectors in most countries. According to Turkey National Cooperatives Union’s by 2004 there are 58 414 cooperatives and 7 544 872 cooperative members both in rural and urban cooperatives in Turkey. Therefore, the cooperatives in Turkey are supported by the government with various instruments such as tax exemptions and reductions. In this paper, taxation on cooperatives and their implementation on cooperative sector were examined. Being an important instrument of social economy, cooperatives undertake significant roles in EU countries. It is thought that those exemption and redections on cooperative sector would make a considerable contribution to the Turkish cooperative movement.

Key Words: Cooperative, tax, Cooperatives taxation, cooperative legislation, tax exemption

I GİRİŞ

Kooperatifler, kâr amacı gütmeyen kuruluşlar olarak ekonomik faaliyetlerini sürdüren, özel yapıya sahip ekonomik ve sosyal amaçlı kuruluşlardır. Bu tanımlamadan gelen nitelikleri dolayısıyla kooperatiflere sağlanan muafiyet ve istisnalar da oldukça önem arz etmektedir. Vergi ile ilgili yasal düzenlemelerin yoğun biçimde tartışıldığı bir ortamda, kooperatiflerin, hangi şekillerde vergilendirileceği, vergi muafiyetlerinden ve istisnalardan ne şekilde yararlanacağı önem kazanmaktadır.

Son olarak düzenlenen Kurumlar Vergisi yasa tasarısında da kooperatiflere ilişkin düzenlemeler, uygulamada bazı uyuşmazlıklara yol açmış, bir türlü yerine oturtulamamıştır. Kurumlar vergisi kanununda risturn istisnasının kapsamı, kooperatiflerin kâr amacı güden bir ticaret şirketi biçimine dönüşmemesi için dar tutulmuştur.

O. M. Koçtürk / Türkiye’de Kooperatiflerin Vergilendirilmesi

Kooperatiflere sağlanan bazı vergi muafiyet ve istisnaları, gerçek kooperatifler ile görünürde kooperatifler gibi önemli bir sorunu da beraberinde getirmektedir. Özellikle yapı kooperatiflerinde gözlenen bu durum kooperatifleri gerçek amacından uzaklaştıran, kar amacı güden bir ticari şirket gibi bazı kişi ya da kuruluşlara çıkar sağlayan kuruluşlar şekline dönüştürebilmektedir. Bu çalışmada Türkiye’de kooperatiflerin vergilendirilmesi ve kooperatiflere sağlanan bazı muafiyet ve istisnalar genel hatları ile ele alınacaktır.

II.TÜRKİYE’DE KOOPERATİFLERİN SINIFLANDIRILMASI VE TARİHSEL GELİŞİMİ

A – Kooperatifçiliğin Kısa Tarihçesi

Sanayileşmenin yaygınlaşmaya başladığı 19. yüzyılda bireylerin ekonomik ve sosyal yönden dayanışma gereksinimi sonucunda İngiltere’nin Rochdale Kasabası’ nda 1844 yılında ortaya çıkan kooperatifçilik hareketi zamanla yaygınlaşmıştır (Mülayim, 2003: 69). Kişilerin tek başlarına temin etmeleri güç olan kimi üretim araçlarının sağlanmasıyla üretilen ürünlerin pazarlanması sonucu üreticiler, daha ucuz tüketim mallarının tedariki sayesinde tüketiciler kooperatifçilikten büyük ölçüde faydalanmışlardır. Türkiye’de ise kooperatifçilik, 1863 yılında Mithat Paşa tarafından kurulan Memleket Sandıkları ile başlatılmış daha sonra bu hareket gelişerek bugünkü Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatiflerini oluşturmuştur.

Cumhuriyet dönemi öncesi Aydın’da başlayan tarım satış kooperatifçiliği hareketi 1935 yılına kadar durgun bir dönem geçirmiş, daha sonra 1935 yılında çıkarılan kooperatifçilik yasaları ile devlet öncülüğünde kooperatifçilik geliştirilmeye çalışılmıştır. Demokratik kooperatifçiliğin gelişimi ise 1969 yılında çıkarılan 1163 sayılı yasadan sonra gerçekleşmeye başlamıştır. Halen üç farklı yasaya göre faaliyetlerini sürdüren Türk Kooperatifçilik Mevzuatı son yıllarda yapılan bazı yasal düzenlemelerle özerkleşme konusunda oldukça önemli mesafe almıştır.

Üreticiden tüketiciye ulaşan bir mala, dağıtım kanalının her aşamasında üretim faktörlerinin payı olan kâr, ücret, faiz, rant (kira) gibi değerler yüklenmektedir. Bu mal nihai tüketiciye ulaşıncaya kadar ne kadar çok el değiştirirse, yüklendiği maliyet unsurları o kadar artmakta ve sonuçta tüketiciye yansıyan fiyatı da o kadar yüksek olmaktadır. Tüketicinin ve ihtiyaç sahiplerinin korunması, üretici ile tüketici arasındaki aracı sayısının azaltılması gibi nedenler kooperatifçilik hareketinin gelişmesinde önemli rol oynayan etkenler arasında sayılabilir.

B – Kooperatifçiliğin Tanımı

Kooperatifin tanımı, 1969 yılında yürürlüğe giren 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu ve 2004 yılında yapılan 5146 sayılı yasa değişikliği ile şu şekilde yapılmıştır: “Tüzel kişiliği haiz olmak üzere ortaklarının belirli ekonomik menfaatlerini ve özellikle meslek ve geçimlerine ait ihtiyaçlarını işgücü ve parasal katkılarıyla karşılıklı yardım, dayanışma ve kefalet sureti ile sağlayıp korumak

120

amacıyla gerçek ve tüzel kişiler tarafından kurulan değişir ortaklı ve değişir sermayeli ortaklıklardır”.

Bu yasanın 9. maddesinde kamu ve özel hukuk tüzel kişilerin de kooperatif kurucusu olabileceği belirtilmiştir. Bundan sonra özel şirketlerinde kooperatif kurucusu ve ortağı olabileceği yasa ile belirlenmiştir. Böylelikle bir kişi birliği olan kooperatifçilik terimi, şirketlerle şahısların bir arada olabileceği yeni bir kimlik kazanmıştır.

III- KOOPERATİFLERİN TÜRLERİ

Kooperatif girişimlerin faaliyet alanlarına göre yapılan sınıflandırma pratikte en çok görülen sınıflandırma şeklidir.

Türkiye’de kooperatifleri faaliyet türlerine ve hukuksal düzenlemelere göre iki ana başlık altında sınıflandırarak incelemek mümkündür. Buna göre:

A- Faaliyet Türlerine Göre

Bu çerçevede faaliyet türlerine göre kooperatifler beş grup altında değerlendirilebilir (Çıkın ve Karacan, 1994: 307):

(i) Üretim Kooperatifleri

Herhangi bir sınai veya tarımsal ürün üreticilerinin bir araya gelerek kurdukları kooperatif türüdür. Bu tür kooperatifler hammadde temininden ürünlerin değerlendirilmesine kadar çok farklı amaçlarda kurulmaktadırlar.

(ii) Tüketim Kooperatifleri

Tüketici durumunda olan ortaklarına daha ucuz ve daha kaliteli mal ve hizmet temini amacıyla kurulurlar. Ülkemizde yaygın olarak gıda, giyim vb. konulardaki tüketim kooperatiflerine rastlamak mümkündür.

(iii) Kredi Kooperatifleri

Kredi Kooperatifleri, ortaklarının finansman gereksinimlerini karşılamak üzere kurulurlar. Kooperatif bünyesinde toplanan paralar ihtiyacı olan ortaklara belirli esaslar çerçevesinde kredi olarak verilir. Kredi kooperatifleri kooperatifçiliğin ekonomik ve sosyal boyutunun açık bir biçimde ortaya çıktığı kooperatif türleridirler.

(iv) Yapı ve İşyeri Kooperatifleri

Kooperatif ortaklarının konut ve işyeri gibi gereksinimlerini karşılamak amacıyla kurulan kooperatiflerdir. Kooperatifin ömrü, yapılması inşaatı öngörülen yapıların tamamlanıp kooperatif ortaklarına dağıtılması ile sınırlıdır.

(v) Diğer Kooperatifler

Yukarıda belirtilen kooperatif türlerinin dışında kalan kooperatif türleri bu başlık altında yer almaktadır. Örneğin temin ve tevzi, nakliye, eğitim, okul, eğlence vb. gibi.

B- Hukuksal Düzenlemelere Göre

Ülkemizdeki mevzuat açısından baktığımızda kooperatifleri; 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’ na tabi olan kooperatifler ve diğer özel kooperatif

121

Yönetim ve Ekonomi 13/2 (2006) 119-136

O. M. Koçtürk / Türkiye’de Kooperatiflerin Vergilendirilmesi

kanunlarına tabi olan kooperatifler olarak ikili bir ayırıma tabi tutmak mümkündür.

(i) Kooperatifler Kanununa Tabi Kooperatifler

Özel yasalarla kurulan hariç olmak üzere, ülkemizde kurulan kooperatifler 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’ na tabidirler . Bu bağlamda kurulan kooperatifler ilgili bakanlıklar dikkate alınarak Kırsal (tarımsal) ve Kentsel kooperatifler olarak iki grupta ele alınabilir. Kırsal kooperatifler; Pancar Ekicileri Kooperatifi, Sulama, Su Ürünleri ve Tarımsal kalkınma kooperatifleri olarak T arım ve Köy İşleri Bakanlığı nezdinde kuruluş ve faaliyetlerini sürdürmektedirler. Esnaf Kefalet ve Kredi Kooperatifleri ve yapı ve işyeri kooperatifleri, temin, tedarik, nakliye, turizm geliştirme vd. kooperatifleri ise kentsel kooperatifler ayrımına tabi tutulup Sanayi ve Ticaret Bakanlığı nezdinde kurulup faaliyetlerini sürdürmektedirler.

(ii) Özel Yasalara Tabi Kooperatifler

Kooperatifler Kanunu dışında diğer yasalar çerçevesinde kurulan kooperatifler bu başlık altında yer almaktadırlar. Bu kapsamda yer alan kooperatifler, 1581 Sayılı yasaya tabi Tarım Kredi Kooperatifleri ve 4572 Sayılı yasaya tabi Tarım Satış Kooperatifleri ve Tütün Tarım Satış Kooperatifleridir. Tarım Kredi Kooperatifleri Tarım ve Köy İşleri Bakanlığının ilgili kuruluşu iken Tarım Satış ve Tütün Tarım Satış Kooperatifleri Sanayi ve Ticaret Bakanlığının ilgili kuruluşlarıdır.

TMKB’nin 2004 yılı verileri ışığında Türkiye’de, ortalama olarak, her iki aileden birisinin kooperatif üyesi olduğu varsayımı ile kooperatiflerin ülke ekonomisindeki yeri ve önemini ortaya koymak yerinde olacaktır. Bundan sonraki bölümde, kooperatiflerin ülkemizdeki vergi yasaları karşısındaki durumu genel hatları ile değerlendirilmeye çalışılacaktır.

IV – KOOPERATİFLERİN VERGİ YASALARI KARŞISINDAKİ DURUMU

Türkiye’nin son yıllarda içinde bulunduğu çok ciddi kamu finansman sorununu çözebilmesi için, ekonomik ve mali politikaların birbirleriyle uyumlu bir şekilde hazırlanıp uygulamaya konulması ve özellikle kamu tarafından sunulan mal ve hizmetleri iç borçlanma yerine vergi gelirleri ile finansmanını sağlayacak tedbirlerin alınması ve bu konuda gerekli düzenlemelerin vakit geçirmeden yapılması zorunludur (DPT , 2001: 65). Bu düzenlemelerin en önemlilerinden birisi ise ekonomik faaliyetlerin kayıt altına alınmasıdır. Bu çerçevede kooperatifler yaptıkları tüm hizmetleri belgelendirme ve ortaklarına hesap vermeleri sonucunda vergilendirme açısından ekonomiye önemli katkıda bulunmaktadır. Buna karşılık kooperatiflerin, vergi kaybına neden olacağı ileri sürülse bile, doğrudan kâr amacı gütmeyen kuruluşlar olarak bazı vergi muafiyetlerinden yararlanmasının, ekonomik faaliyetlerin kayıt altına alınması sonucu bu muafiyetlerden daha fazla miktarda vergi geliri sağlayacaktır.

122

A – Kurumlar Vergisinde Kooperatiflerle İlgili Düzenlemeler

Kurumlar Vergisi Kanunu’nun (KVK) 1’inci maddesi “B” bendinde kooperatifler kurumlar vergisi mükellefi olarak sayılmıştır (KVK. m.1, b.1). KVK 3’üncü maddesinde, 1’inci maddenin B bendinde yer alan kooperatiflerin, 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’na ya da özel kanunlarına göre kurulan tüketim, üretim, kredi, satış, yapı vs. kooperatifler ile aynı mahiyetteki yabancı kooperatifler olduğu belirtilmiştir. Öte yandan aynı maddenin ikinci fıkrasında okul kooperatifleri gibi dernek veya adi şirket mahiyetinde olanlar KVK’ nın uygulanmasında kooperatif olarak addolunamayacağı da hükmolunmuştur (KVK. m.3, b.1).

KVK’ nın 7. maddesinin 16. bendinde ise bazı şartları taşıyan kooperatiflerin Kurumlar Vergisi’nden muaf olacağı belirtilmiştir. Muafiyet sayesinde kooperatiflerin;

(i).Kâr amacı taşımayarak kamu hizmetine benzeyen hizmetleri yerine getirmesi ve bu bakımlardan kamu müesseselerine benzemesi,

(ii).İktisadi ve sosyal hayata zararlı olabilecek teşebbüslerin etkilerini giderici fiyat istikrarını sağlayıcı fonksiyonları bulunması,

(iii).İktisadi gücü zayıf kitlelerin üretim ve tüketim imkanlarını koruyarak sosyal devlet ilkesi gereği devletin korumasına muhtaç topluluklara hizmet etmesi

gibi yapıcı vasıfları değerlendirilmiş olmaktadır (Fer, 1970: 6).

Kooperatiflerin vergilendirilme rejimine ilişkin olarak bir diğer düzenleme ise K.V.K.’ nun 8. maddesinin 2. bendinde yer alan Kurumlar Vergisi’ne tabi kooperatifler için öngörülen risturn istisnasına ilişkin hükümlerdir. Bu maddelerden de görüldüğü üzere, kooperatiflerin Kurumlar Vergisi uygulamasında muafiyeti düzenleyen hükümleri ile vergiye tabi kooperatiflerde dağıtılan risturnlara ilişkin tanınan istisna ön plana çıkmaktadır.

1- Kooperatiflerde Kurumlar Vergisi Muafiyeti

Kooperatiflerin Kurumlar Vergisi’nden muaf olabilmeleri için K.V.K.’nın 7/16 maddesinde sayılan, aşağıdaki koşulların ana sözleşmede yer alması ve bu koşullara fiilen uyulmuş olması gerekmektedir:

-Sermaye üzerinden kazanç dağıtılmaması,
-İdare meclisi başkan ve üyelerine kazanç üzerinden hisse verilmemesi, -İhtiyaç akçelerinin ortaklara dağıtılmaması,
-Münhasıran ortaklarıyla iş görülmesi
-Muafiyet şarlarına fiiliyatta da uyulması
-Faaliyete geçen bir üst birliğe üye olunması.
Kooperatiflerin Kurumlar Vergisi’nden muaf olabilmeleri için bu

koşulların yanı sıra, faaliyete geçen üst kuruluşa da üye olmaları gerekir. Bu koşul K.V.K.’ nun yanı sıra Kooperatifler Kanunu’nun 93/4 maddesinde de yer almaktadır (KK. m.93, b.4).

Kooperatifler açısından üst birlik, Kooperatifler Kanunu’ nun 71. maddesinde düzenlenen “Kooperatif Birlikleri” dir. Bu birliklerin üst kuruluşu

123

Yönetim ve Ekonomi 13/2 (2006) 119-136

O. M. Koçtürk / Türkiye’de Kooperatiflerin Vergilendirilmesi

Kooperatif Merkez Birlikleridir (KK. m.76). Kooperatif Merkez Birlikleri’nin üst kuruluşu ise Türkiye Milli Kooperatifler Birliği’dir (K.K. m.77)

Bir kooperatifin Kurumlar Vergisi’ne tabi olmaması için KVK.’nın 7/16 maddesinde yer alan koşulların tamamını sağlamış olması gerekir. Bu koşullardan birisine uyulmaması durumunda muafiyet ortadan kalkar ve kooperatif Kurumlar Vergisi’ne tabi olur.

a- Sermaye Üzerinden Kazanç Dağıtılmaması

Kurumlar Vergisi muafiyetinden yararlanmak isteyen bir kooperatifin ana sözleşmesinin, diğer şartların yanında, hem “sermaye üzerinden kazanç dağıtılamayacağı”na ilişkin bir hüküm bulunmalı ve hem de hükme fiilen uyulmalıdır.

KK m.38 f.4’ e göre; ortak dışı işlemlerden elde edilen hasıla dağıtılamamakta, bunlar kooperatifin gelişmesine yarayacak işlerde kullanılmak üzere özel bir fonda toplanmaktadır. Ortak içi işlemlerden elde edilen hasılanın ise en az yüzde onu yedek akçe, üst kuruluşlarda ise buna ilaveten en az yüzde 5’i olağanüstü yedek akçe olarak ayrılmak şartı ile kooperatiflerle yaptıkları işlemleri oranında ortaklara risturn olarak dağıtım yapılabilmektedir (KK. m.39, f.1). Bu gelir gider farkının en az yüzde ellisi ortaklara dağıtıldıktan sonra, ortakların sermaye paylarına genel kurul kararı ile devlet tahvillerine verilen en yüksek faiz haddini geçmemek üzere faiz ödenebileceği ana sözleşme ile hükme bağlanabilmektedir (KK. m.38, f.3). İşte ana sözleşmelerinde bu yönde bir hükme yer veren kooperatifler Kurumlar Vergisi muafiyetinden yararlanamayacaklardır (Kurtulan, 2003: 614).

b- Yönetim Kurulu Başkan ve Üyelerine Kazanç Üzerinden Hisse Verilmemesi

Kooperatiflerin Kurumlar Vergisi’nden muaf olabilmeleri için idare meclisi başkan ve üyelerine kazanç üzerinden hisse verilmemesine ilişkin olarak ana sözleşmede bir hüküm olması ve bu hükme fiilen uyulması gerekmektedir.

Kooperatiflerde Yönetim Kurulu (YK) başkan ve üyelerine genel kurulca belirlenen aylık ücret, huzur hakkı, risturn ve yolluk dışında hiç bir ad altında başkaca bir ödeme yapılması mümkün bulunmamaktadır (KK m.56, f.6). Kooperatiflerde, Kanundan da anlaşılacağı gibi yönetim kurulu başkan ve üyelerine yukarıda sayılan dört tür ödemeden başka ödeme yapılması yasaklanmıştır. YK üyelerini teşvik etmek ve daha verimli çalışmalarını sağlamak amacıyla dahi olumlu gider gelir farkından kendilerine pay ayırmaları yasaklanmıştır.

c- İhtiyatların (Yedek Akçe) Ortaklara Dağıtılmaması

Kooperatiflerin ve üst kuruluşların Kurumlar V ergisi muafiyetinden yararlanabilmeleri için yasa ve ana sözleşmede ayrılmış olan bu yedek akçelerin ortaklara dağıtılamayacağına ilişkin bir hükmün ana sözleşmede açıkça belirtilmesi gerekir (Kurtulan, 2003: 615). Yedek akçelerin ortaklara

124

dağıtılacağına dair ana sözleşmeye konacak hükümler muteber değildir, yasa yedek akçelerin ortaklara dağıtılamayacağını hüküm altına almıştır (KK. m.39, f.2).

T asfiye artığından ortaklara pay verileceğinin ana sözleşmede ön görülmüş olması, yedek akçelerin ve tasfiye sırasında doğan kazancın ortaklara dağıtımı anlamına geldiğinden bu durum kooperatifin Kurumlar V ergisi muafiyetinin kalkmasını gerektirir (Kızılot, 2000: 457).

Tasfiye haline giren kooperatifin bütün borçları ödendikten ve ortak pay bedelleri geri verildikten sonra kalan mallar ancak ana sözleşmede bu husus öngörülmüş olduğu takdirde, ortaklar arasında paylaştırılır (KK. m.83, f.1).

d-Münhasıran Ortaklarla İş Görülmesi
Kooperatif içe dönük bir kişi birliğidir. Amacı kendi ortaklarının

ekonomilerini geliştirmektir (Poroy vd, 1995: 832). Kooperatiflerin, ortakları dışında üçüncü kişilerle işlem yapmaları kooperatifçiliğin ruhuna aykırıdır.

Bir işlemin ortak içi işlem olarak dikkate alınabilmesi için; işlem amaç faaliyetine, yani kooperatifin ana sözleşmesinde belirtilen uğraşı konusuna dahil olmalıdır. İşlem kooperatif ortağı ile yapılmalı veya kooperatif ortağı ile yapılan muamele ile ilgili bulunmalı, onun gereği olmalıdır. Bunların dışında kalan her türlü işlemi ortak dışı işlem olarak tanımlamak mümkündür (Özbalcı, 1997: 100).

Maliye Bakanlığı yayımlamış olduğu 1989/3 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu İç Genelgesi ile Kurumlar Vergisi muafiyet şartlarını taşıyan kooperatiflerin elde ettikleri mevduat faizleri üzerinden G.V.K.’nun 94. maddesi uyarınca tevkifat yapılmaması gerektiğini ve kooperatiflerin elde ettikleri bu mevduat faizlerini ortaklarına dağıtmayıp, sadece kooperatif amaçlarına harcamaları halinde bu işlemin ortak dışı işlem sayılmayacağını dolayısıyla da kurumlar vergisi muafiyetinin kalkmayacağını ifade etmiştir (Sönmez-A yaz, 1997: 104).

Kooperatif içinde gerçekleşen bir işlemin ortak dışı mı yoksa ortak içi mi olduğu, kooperatifin kuruluş amacına bakılarak anlaşılabilir.

e-Muafiyet Şartlarına Fiiliyatta da Uyulması

Yukarıda açıklamış olduğumuz dört şartın devamında KVK m.7 b.16’da parantez içinde; “Esas mukavelelerinde yukarıdaki şartlar mevcut olmakla beraber fiilen bu kayıt ve şartlara uymayan kooperatifler muafiyetten yararlanamaz” hükmüne yer vermektedir. Kanunda açıkça görüldüğü gibi, KVK 17. maddesinin 16. bendinde sayılan şartların kağıt üzerinde yerine getirilmesinin yanında, bu şartlara fiilen uyulması da gerekmektedir.

f-Faaliyete Geçen Bir Üst Birliğe Ortak Olunması

22.07.1998 günlü 4369 sayılı kanunun 81/D-7’nci maddesi ile KVK’nın 7’ inci maddesinin 16 numaralı bendinin parantez içi hükmü “Esas mukavelelerinde yukarıdaki şartlar mevcut olmakla beraber fiilen bu kayıt ve şartlara uymayan kooperatifler ile faaliyete geçen üst kuruluşlara girmeyen

125

Yönetim ve Ekonomi 13/2 (2006) 119-136

O. M. Koçtürk / Türkiye’de Kooperatiflerin Vergilendirilmesi

kooperatifler muafiyetten faydalanamaz” şeklinde değiştirilerek konuya açıklama getirilmiştir. Kanuna göre kooperatifler ve üst kuruluşları muafiyetten yararlanabilmeleri için faaliyete geçen bir üst birliğe ortak olmak zorundadırlar.

2- Kooperatiflerde Risturn İstisnası
a- Risturn ve Kâr Payı Kavramları
Risturn ilkesi, Uluslararası Kooperatifler Birliği’nin (ICA) 1937 yılında

tespit ettiği ilkelerde, fazlanın alım satım oranında ortaklar arasında paylaşılması şeklinde ifade edilmiştir. Bu ifade, daha çok tedarik amaçlı kooperatifler ile satış kooperatifleri için yetersiz kalmıştır. ICA’nın 1966 yılındaki toplantısında bu ilke yeniden değerlendirilerek, fazlaların kooperatifle yapılan işlem ve kooperatif faaliyetlere iştirak oranında dağıtılması (repartition) şeklinde değiştirilmiştir. Böylece eski “risturn ilkesi”ni de içine alan yeni bir bölüşüm kavramı benimsenmiştir. Risturn tüketim kooperatiflerinde satılan mal karşılığında fazla alınan paranın, kredi kooperatiflerinde faiz farklarının, üretim ve satış kooperatiflerinde ise verilen avanslarla satış fiyatları arasındaki farkların ortaklara iade edilmesini ifade eder (Şişman, 2006: 91).

Risturn hesaplanmasında, kooperatifin yıllık olumlu gelir-gider farkı toplam iş hacmine oranlanır. Bulunan oranın, ortakların kooperatifle yaptıkları iş hacmine uygulanması sonucu ortaya çıkacak tutar, olumlu gelir-gider farkının içerisinde, ortakların yaptıkları işlemlerden kaynaklanan kısmı belirtir. Risturn verilmesi kooperatifçiliğin temel ilkelerinden olup, esas itibarıyla, kooperatif tarafından elde edilen öz varlık artışlarının veya saf gelir gider farklarının, ortaklara ait olması ve bu fazlalığı ortaklara, sermaye oranlarına göre değil, ortakların kooperatifle yıl içinde yapmış oldukları işlemlere (alımlar, satışlar, kredi, yapılan hizmet vs.) göre dağıtımını ifade eder.

Kooperatifin maliyet üzerinde bir değerle ortaklara mal satışından aldığı paralardan (tüketim, kredi kooperatiflerinde) veya dışarıya satacağı fiyattan daha düşük bir fiyatla ortaklarından mal satın alması sonucunda (satış, üretim kooperatiflerinde) işletme fazlaları oluşmaktadır. İşte kooperatifler bu işletme fazlalarını, doğması muhtemel zararları veya kooperatifin varlığını devam ettirebilmesi için gerekli olan genel giderleri karşılamak amacıyla oluştururlar.

K.K 38. maddesine göre, “Ana sözleşmede aksine hüküm bulunmadığı taktirde ortaklarla yapılan muamelelerden bir yıllık faaliyet sonucunda elde edilen hasılanın tamamı gelir gider farkı olarak kooperatiflerin yedek akçelerine eklenir”. Gelir gider farkının ortaklar arasında bölüşülmesi öngörülmüş ise bu bölünme ortakların muameleleri oranında yapılır. Gelir gider farkının en az %50’si ortaklara dağıtıldıktan sonra ortakların sermaye paylarına genel kurul kararı ile devlet tahvillerine verilen en yüksek faiz haddini geçmemek üzere faiz ödenebileceği ana sözleşme ile hükme bağlanabilir.

Ortak dışı işlemlerden elde edilen hasılanın ortaklara sermaye payları oranında dağıtılabileceği anasözleşmede hükme bağlanabilir. Dağıtılmadığı taktirde, bunlar kooperatifin gelişmesine yarayacak işlerde kullanılmak üzere özel bir fonda toplanır (KK. m.38). Olumlu gelir farkından hesaplanacak olan

126

risturnlara ilişkin oran, kooperatif anasözleşmesinde yer alır. Kooperatifler Kanunu’nun 42. maddesi hükmüne göre gelir gider farkının bölüşülmesi hakkında karar alma yetkisi kooperatif ortaklarının oluşturduğu genel kurula aittir. Genel kurul kararının ise anasözleşmeye uygun olması gerektiği açıktır (KK. m.42).

b- Elde Edilen Risturn ve Kâr Paylarının Vergi Yasaları Karşısındaki Durumu

Gelir Vergisi Kanunu’nun 75. maddesinin birinci fıkrasına göre sahibinin ticari, zirai veya mesleki faaliyeti dışında, nakdi sermaye veya para ile temsil edilen değerlerden müteşekkil sermaye dolayısıyla elde ettiği irat (kâr payı, faiz, kira vb. irat) menkul sermaye iradı sayılmıştır. Bu tanımlamadan başka, Kanun ayrıca hangi iratların menkul sermaye iradı olduğunu saymak cihetine gitmiş ve bu bağlamda 75. maddenin 2. bendinde “iştirak hisselerinden doğan kazançlar” adı altında limited şirket ortaklarının, iş ortaklıkları ortaklarının ve komanditerlerin kâr payları ile kooperatiflerin dağıttıkları kazançları saymıştır.

Risturn, ortakların kooperatifle yapmış oldukları işlemler oranında değil de başka kriterlere göre dağıtılırsa (örneğin sermaye payları oranında, kurucu ortak olup olmama durumuna göre vb. durumlara göre) elde edenler açısından bu bir menkul sermaye iradı olup kooperatifin yaptığı bu dağıtım, kazanç dağıtımıdır.

GVK’ nın 75/2 maddesinde menkul sermaye iradı sayılan kooperatiflerin dağıttığı kazançlar, kooperatiflerin ortak içi işlemlerden elde ettiği olumlu gelir gider farkından ortakların kooperatifle yaptıkları işlem hacmi oranı dışında bir kritere göre dağıtılan risturnları ve ortak dışı işlemlerden elde edilen kazançlardan ortaklara dağıtılan kısmını ifade etmektedir.

c- Elde Edilen Risturn ve Kâr Payının Kooperatif Ortağının Ticari, Zirai ve Mesleki Faaliyeti İle İlgili Olmaması Durumu

Risturn, kooperatif ortağının ticari, zirai ve mesleki faaliyetine bağlı değilse ve ortağın kooperatifle yaptığı işlem oranında dağıtılmışsa, G.V.K.’nın 75/2’nci maddesindeki hükümler dikkate alındığında, kazanç dağıtımı sayılmamaktadır. Çünkü kooperatifin asıl amacı ortakların sosyal ve ekonomik menfaatlerini gözetmektir. Ticari, zirai ve mesleki bağlı olmaksızın elde edilen risturn, gerçek anlamda bir kazanç değildir. Elde edilen risturnların kazanç sayılmaması ve vergiye tabi tutulmaması vergi yasalarında sosyal amaçlı kooperatifçiliğin teşviki yönünde düzenlenmiş bir hükümdür. Öte yandan elde edilen risturn, G.V.K. 75/2 maddesi uyarınca menkul sermaye iradı da değildir. Kısaca ticari, zirai ve mesleki faaliyete bağlı olmaksızın elde edilen risturnlar, elde edenler açısından vergisel bir sonuç doğurmamaktadır. Dolayısıyla herhangi bir surette gelir vergisi beyanına da dahil edilmezler.

Nitekim 47 no’lu Kurumlar Vergisi Genel Tebliği’nde yapılan açıklamalar bu durumu düzenlemektedir. Anılan tebliğde kooperatiflerde risturn istisnasına ilişkin açıklamalar yapılırken ikinci fıkrada “Kooperatiflerin ortakları ile yaptıkları muamelelerden doğan kârların ortaklara kooperatifle yaptıkları

127

Yönetim ve Ekonomi 13/2 (2006) 119-136

O. M. Koçtürk / Türkiye’de Kooperatiflerin Vergilendirilmesi

muameleler nispetinde dağıtımı olarak tanımlanan risturnlar, Gelir V ergisi Kanunu’nun 94’üncü maddesinin 6 numaralı bendinin (b) alt bendine göre gelir vergisi tevkifatına tabi tutulmayacağı gibi, kazanç ve kâr dağıtımı niteliğinde sayılmadığından ortaklarca gelir vergisi beyannamesi ile beyanı da söz konusu değildir” (GVK. m.94, b.6 “alt bendinde”).

Diğer taraftan yukarıda da anlatıldığı üzere, ortak içi işlem olumlu gelir gider farkının ortakların kooperatifle yaptıkları işlem hacmi dışında bir kritere göre dağıtılması veya ortak dışı işlemlerden elde edilen kârın ortaklara dağıtılması halinde, elde eden ortak açısından bu tutarın menkul sermaye iradı olduğu ifade edilmiştir.

Ortağın elde ettiği bu menkul sermaye iradı, tam mükellef kooperatif bünyesinde GVK’ nun 75/4 maddesi kapsamına girmekte olup aynı Kanun’un 94/6-b maddesi uyarınca da tevkifata tabi tutulmaktadır.

Bu durumda kooperatiften kâr payı (bir başka ifade ile menkul sermaye iradı) elde eden tam mükellef ortağın geliri, tamamı tevkif sureti ile vergilendirilmiş bulunan ve gayri safi tutarları toplamı 4.375 YTL’ yi aşmayan (2006 yılı için) arızi serbest meslek kazançları, menkul ve gayrimenkul sermaye iratları ve vergi alacağı dahil olmak üzere kurumlardan elde edilen kâr paylarından ibaretse, G.V.K.’nun 86/1-b maddesi uyarınca gelir toplanmayacak ve beyanname verilmeyecektir.

d- Elde Edilen Risturn ve Kâr Payının Kooperatif Ortağının Ticari, Zirai veya Mesleki Faaliyeti İle İlgili Olması

Ticari, zirai ve mesleki faaliyet neticesinde elde edilen risturnların ticari işletme bünyesinde maliyetlerle veya hasılatlarla yani sonuçta ticari, zirai ve mesleki kazançla ilişkilendirilmesi gerektiğinin bir diğer nedeni de Türk Ticaret Kanunu’nun “Tacir Olmanın Hükümleri”ni özel olarak düzenleyen 21. maddesindeki tacirin yaptığı işlerin ticari olması hükmünün de bir sonucudur.

Kooperatifte oluşan olumlu gelir gider farkının kooperatif ortağına risturn olarak işlem hacmi oranında dağıtılması durumu ortak açısından ticari kazancın tespitinde kooperatif türleri itibarıyla farklı farklı dikkate alınmak zorundadır. Buna göre:

(i)Tüketim Kooperatifi

Tüketim kooperatiflerinin en yaygın örnekleri meslek kooperatifleri, temin ve dağıtım kooperatifleri, motorlu taşıyıcılar kooperatifi gibi kooperatiflerdir.

KVK’ya göre ortakların şahsi ve ailevi gıda ve yiyecek ihtiyaçları için satın aldıkları malların kıymetlerine göre hesaplanan risturnlar “istisna hükümleri”nden yaralanacaktır (KVK. m.8, f.1, b.2/a).

Anılan hükme göre; tüketim kooperatiflerinin risturn istisnasından faydalanabilmeleri için;

-Ortakların kooperatiften alacakları malların, şahsi veya ailevi ihtiyaçları ile ilgili olmaları ve

-Bu malların, gıda ve giyecek olmaları gerekmektedir.

128

Y ukarıda sayılan maddeler dışında dayanıklı tüketim mallarından sağlanan kazançların risturn istisnası dışında kalıp, Kurumlar Vergisi’ne tabidir.

Kooperatifler ortaklarının kendi şahsi ve ailesiyle ilgili gıda ve giyecek maddeleri dışında, ortaklarının ticarethanesinde satılmak üzere mal temin ediyorsa, böyle bir kooperatifte bir yıllık faaliyet döneminde elde edilen olumlu gelir gider farkının, işlemleri oranında ortaklarına dağıtılması halinde, risturn istisnasından faydalanamayacak bu fark Kurumlar Vergisi’ne tabi tutulacaktır.

Bir tüketim kooperatifinde 2003 yılı işlemleri aşağıdaki gibidir*:

-Ortaklara yapılan satış
-Gıda maddeleri
-Giyecek maddeleri
-Dayanıklı tüketim maddeleri -Ortak dışı satışlar toplamı -Yıllık toplam iş hacmi
-Sağlanan olumlu gelir gider farkı Buna göre;

2.000 YTL 950 YTL 450 YTL 600 YTL 5.000 YTL 7.000 YTL 350 YTL

– Ortak dışı satışlardan elde edilen olumlu gelir gider farkı: (5.000 x 350) / 7.000 = 250 YTL

– Ortak içi satışlardan risturn istisnasına tabi olacak gelir gider farkı: [(950 + 450) x 350] / 7.000 = 70 YTL

– Ortak içi satışlardan risturn istisnasına tabi bulunmayan gelir gider farkı: (600 x 350) / 7.000 = 30 YTL

* 2003 yılı rakamları YTL cinsinden verilmiştir.
Sonuç olarak;
(i) Ortak dışı işlemlerden elde edilen 250 YTL’lik gelir gider farkı ile

ortaklarla risturn istisnası kapsamı dışında yapılan dayanıklı tüketim malı satışından sağlanan 30 YTL’lik gelir gider farkı, toplamı olan 280 YTL’lik gelir gider farkı kurumlar vergisine tabi olacaktır.

(ii) Ortakların risturn istisnası kapsamında aldıkları giyecek ve gıda maddelerinin kıymetlerine göre hesaplanan 70 YTL ise vergiye tabi tutulmayacaktır. Bu miktar üzerinden %1 tanıtma ve eğitim fonu ile ana sözleşmede öngörülen orandaki yedek akçe ayrıldıktan sonra genel kurul kararı ile arta kalan miktarın tamamı nakden veya ayın olarak ortaklara ödendiği veya ödenmemekle beraber kurumlar vergisi beyannamesi verilinceye kadar hesaplanıp defter kayıtlarında gösterildiği takdirde, risturn istisnasına tabi olacaktır.

(iii) Ortaklarda risturn istisnası kapsamı dışında yapılan satışlardan elde edilen 30 YTL üzerinden KV ile bu verginin %10 oranında fon payı ve %1 eğitim fonu hesaplanıp, karşılıkları ayrıldıktan ve kalan miktar üzerinden de ana sözleşmede öngörülen oranda yedek akçe ayrıldıktan sonra artan miktar hakkında genel kurul kararına göre hareket edilebilecektir.

(iv) Ortak dışı işlemlerden elde edilen 250 YTL’lik gelir gider farkı ise; kurumlar vergisi (+bu verginin %10’ u fon) düşüldükten ve kalan miktar üzerinden ayrıca %1 eğitim fonu ayrıldıktan sonra; artan miktar ana sözleşmede hüküm varsa ya sermaye payları oranında ortaklara dağıtılabilecek ya da

129

Yönetim ve Ekonomi 13/2 (2006) 119-136

O. M. Koçtürk / Türkiye’de Kooperatiflerin Vergilendirilmesi

kooperatifin gelişmesine yarayacak özel bir fonda toplanacaktır. İlgili bakanlık adına yatırılacak %1 tanıtma ve eğitim fonu toplam olumlu gelir gider farkından KV ile bu verginin fonu düşüldükten sonra kalan miktar üzerinden hesaplanacaktır (Kurtulan, 2003: 618).

(ii)Üretim Kooperatifleri

Üretim kooperatifleri aynı cins ürün yetiştiren veya imal eden üreticilerin ve imalatçıların bir elden satış yapmak sureti ile daha kolay ve daha elverişli şartlarla ürünlerini satmaları müşteri bulmaları için kurulan kooperatiflerdir. Yıl sonunda satış bedelleri ile alış bedelleri arasında oluşan olumlu farktan giderler indirildikten sonra kooperatif net olumlu gelir gider farkı tespit edilir. Net olumlu gelir gider farkından ortakların kooperatife satmış oldukları ürün oranında ortağa dağıtılan risturnlar ticari kazancın tespitinde hasılat olarak dikkate alınmalı bir başka ifadeyle elde edilen risturn ticari kazanca ilave edilmelidir.

Ancak üretim kooperatifi ortağı olan ve kooperatiften risturn elde eden küçük esnaf, çiftçi ve serbest meslek erbabının, esnaf muaflığından (GVK.m.9), serbest meslek kazançlarındaki istisnadan (GVK.m.18) yararlanmaları durumunda, bu kişilerin ticari, zirai ve mesleki faaliyetleri ile kooperatiften elde ettikleri risturnlar birbirine bağlı olmasına rağmen elde ettikleri risturnları beyan etmelerine gerek yoktur.

(iii)Kredi Kooperatifleri

Kredi kooperatiflerinde ortakların kullandıkları kredilere göre hesaplanan risturnlar kurumlar vergisi istisnasından yararlanmaktadır (KVK. m.8, f.1, b.2/c). Bu tür kooperatifler, kendi özkaynakları yanında kamu ve özel finans kuruluşlarından kredi temin ederek ortaklarına dağıtmaktadırlar. İşte, kooperatiflerin aldıkları krediler karşılığında ödedikleri faiz ve masraflar ile bu kredileri ortaklarına kullandırması sonucu onlardan tahsil ettikleri faiz ve masraflar arasındaki olumlu gelir gider farklarının meydana gelmesi halinde, bu fark kullandıkları krediler oranında ortaklara risturn olarak dağıtılabilmektedir. Dağıtılan bu farklar risturn istisnasına tabi bulunmaktadır (Kurtulan, 2003: 622).

(iv)İdare Giderlerinden Ortaklara İade Olunan Kısımlar

KVK’da “Ortakların idare giderleri karşılığı olarak ödedikleri paralardan sarf olunmayarak iade edilen kısımların”ın kurumlar vergisinden istisna edileceği hükme bağlanmıştır (KVK. m.8, f.1, b.2/d).

Bazı kooperatiflerde genel yönetim giderlerini karşılamak üzere ortaklarından, ayrıca aidat talep edilmektedir. Talep edilen bu aidatlardan, eğer harcanmayarak ortağa geri iade edilen kısımlar varsa, bunlar da risturn kapsamında değerlendirilecek ve kurumlar vergisi dışında tutulacaktır.

(v) Kooperatiflerin Dağıttığı Risturnların ve Kâr Paylarının Ortak Açısından Elde Edildiği Dönem

Kooperatif genel kurulunun, Kooperatifler Kanunu’ nun 45. maddesi hükmüne göre olağan olarak her hesap döneminin sonundan itibaren 6 ay içerisinde ve en az yılda bir kez yapılması zorunludur. Kooperatif ortakları ticari, zirai ve mesleki faaliyetlerle uğraşan gerçek kişiler olabildiklerine göre bu gerçek kişiler de gelir vergisi mükellefi olduklarına ve GVK.’nın 92. maddesine göre

130

takvim yılını takip eden ertesi yılın mart ayında beyanname vermek zorunda olduklarına göre, kooperatif ortaklarının oluşturduğu genel kurulun hesap dönemini takip eden ilk üç ay içerisinde toplanması hem zirai kazancın tespitinde tahakkuk esasının geçerli olmasının hem de ortakların vergi mükellefiyetlerini yerine getirebilmelerinin bir sonucudur.

B- Kooperatiflerin Katma Değer Vergisi Açısından İrdelenmesi Türkiye’de yapılan;
-Ticari, sınai, zirai faaliyet ve serbest meslek faaliyeti çerçevesinde

yapılan teslim ve hizmetler,
-Her türlü mal ve hizmet ithalatı
-Diğer faaliyetlerden doğan teslim ve hizmetler,işlem vergisi olan Katma

Değer vergisinin konusuna girmektedir.
Adı geçen işlemleri yapan gerçek ve tüzel kişiler Katma Değer Vergisi

Kanunu’nda (KDVK) aksine bir hüküm olmadığı sürece KDV mükellefidirler. Bu bağlamda KDVK yer alan ve verginin konusuna giren işlemleri yapan kooperatifler katma değer vergisi mükellefidirler.

1- Katma Değer Vergisi Kanunu’nda Kooperatiflere Tanınan İstisnalar

Kooperatiflerde diğer KDV mükellefleri gibi kanunda yer alan istisnalardan yararlanırlar. Ana başlıklar itibarı ile bu istisnalar: İhracat istisnası, araçlar ve petrol aramalarında istisna, taşımacılık istisnası, diplomatik istisnalar, ithalat istisnası ve sosyal ve askeri amaçlı istisnalar ile diğer istisnalardır.

KDVK’da bu genel kapsamlı istisnaların yanı sıra kooperatiflere tanınan istisnalar da yer almaktadır. Bu istisnalar:

-Tarımsal amaçlı kooperatiflere bedelsiz olarak yapılan mal teslimi ve hizmet ifalarına ilişkin istisna (KDVK. m.17, b.2),

-Organize sanayi bölgeleri ile küçük sanayi sitelerinin kurulması amacıyla oluşturulan kooperatiflere tanınan istisna (KDVK. m.17, k.2),

-Konut yapı kooperatiflerine ilişkin istisna (KDVK. m.17, d.2. ve Geçici m.15).

(i) Tarımsal Amaçlı Kooperatiflere Bedelsiz Olarak Yapılan Mal Teslimi ve Hizmet İfalarına İlişkin İstisna (KDVK. m.17, b.2)

KDVK’nın 17/2-b maddesi ile tarımsal amaçlı kooperatiflere bedelsiz olarak mal teslimi ve hizmet ifaları KDV’den istisna tutulmuştur.

(ii) Organize Sanayi Bölgeleri ile Küçük Sanayi Sitelerinin Kurulması Amacı İle Oluşturulan Kooperatiflere Tanınan İstisna (KDVK. m-17/2-k)

KDVK’nın 17. maddesinin 4 no’lu bendine eklenen, (k) alt bendi ile organize sanayi bölgeleri ile küçük sanayi sanayi sitelerinin kurulması amacıyla oluşturulan iktisadi işletmelerin arsa ve işyeri teslimleri KDV’ den istisna tutulmuştur.

(iii) Konut Yapı Kooperatiflerine Yapılan İnşaat Taahhüt İşlerinde KDV İstisnası ve Şartları

131

Yönetim ve Ekonomi 13/2 (2006) 119-136

O. M. Koçtürk / Türkiye’de Kooperatiflerin Vergilendirilmesi

KDVK’ya göre 3393 sayılı kanunun 4. maddesi ile eklenen ve 4134 sayılı Kanunun 1. maddesi ile değiştirilen geçici 8. madde ile konut yapı kooperatiflerine yapılan inşaat taahhüt işleri 31.12.1997 tarihine kadar KDV’ den istisna edilmiş ve bu süre yeniden uzatılmayınca da, 27.12.1997 günlü 97/10465 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile 1.1.1998 tarihinden itibaren konut yapı kooperatiflerine yapılan inşaat taahhüt işleri %1 KDV’ye tabi tutulmuştur. Konut yapı kooperatifleri 1.1.1998 tarihinden geçerli olmak üzere (4369 s. Kanun m. 86, b.’a’) KDV den istisna edilmiştir. Konut yapı kooperatiflerinin bu istisna hükmünden faydalanabilmeleri için;

-Kooperatifin, konut yapı kooperatifi olması,
-İşin konut yapı kooperatifine yaptırılması,
-Yapılan işin, inşaat işi olması ve taahhüde dayanması ve
-Bina inşaatı ruhsatının 29.7.1998 tarihinden önce alınmış olması

gerekmektedir.
Mevcut duruma göre, 29.7.1998 gününden önce kurulan fakat bu tarihten

sonra bina inşaat ruhsatını alan konut yapı kooperatiflerine yapılan inşaat taahhüt işleri %1 KDV ‘ye tabi olacaktır.

2- Teslimi Katma Değer Vergisine Tabi Olmayan İşlemler Nedeniyle Yüklenilen Katma Değer Vergilerinin Durumu

Organize sanayi bölgeleri ve küçük sanayi sitelerinin oluşturulması amacıyla kurulan kooperatiflerin ortaklarına arsa ve işyeri ile konut yapı kooperatiflerinin ortaklarına konut teslimleri KDVK’nın 17/4-k maddesi uyarınca KDV’den istisna edilmiştir. Ancak kooperatifler teslimini yaptıkları arsalar, işyerleri ve konutlar için daha önce KDV içeren harcamalar yapmış olabilirler. Kooperatifler mal ve hizmet alışlarında yer alan bu KDV’yi Kurumlar Vergisi matrahının tespitinde gider ve maliyet unsuru olarak dikkate alacaklardır. Ancak kooperatifin Kurumlar Vergisi’nden muaf olması durumunda bu tutarlar, ortaklar tarafından nihai tüketici olarak ödenen KDV’ler şeklinde değerlendirilecek ve herhangi bir işleme tabi tutulmayacaktır.

C- Kooperatiflerin Gelir Vergisi Açısından İrdelenmesi

Kurumlar Vergisi’nin mükellefi kurumlar (tüzel kişiler), konusu da kurum kazancı iken, Gelir Vergisi’nin mükellefi gerçek kişiler, konusu da gerçek kişilerin gelirleridir. Bu itibarla, kooperatifler Gelir Vergisi açısından “vergi yükümlüsü” değil, “vergi sorumlusu” olabilmektedirler.

Birer tüzel kişi olarak kooperatifler de, GVK‘nın 94 ‘üncü maddesinde belirtilen ödemeleri (avans olarak ödenenler dahil) nakden veya hesaben yaptıkları sırada, bu ödemeler üzerinden “vergi sorumlusu” olarak, hak sahiplerinin gelir vergisine mahsuben tevkifat (+fon kesintisi) yapmak ve bunu da ertesi ayın 20’nci günü akşamına kadar beyan ederek ödemek zorundadırlar (GVK. m. 94, 96, 97, 98, 119; VUK. m. 11).

Kooperatifler genel olarak;

132

-Hizmet erbabına ödenen ücret ve ücret sayıları ödemelerden (personele, yönetim ve denetim kurulu üyelerine ödenen aylık ücret, huzur hakkı gibi) (GVK. m. 94, f.1, b.1),

-Noterlere yapılan ödemelerin dışında, kooperatife yaptıkları serbest meslek işleri dolayısıyla bu işleri icra edenlere yapılan ödemelerden (muhasebeciye, avukata yapılan ödemeler gibi) (GVK. m. 94, f.1, b.2),

-Birden fazla takvim yılına sirayet eden inşaat ve onarım işleri dolayısıyla bu işleri yapanlara ödenen istihkak bedellerinden (GVK. m. 94, f.1, b.3),

-Yaptıkları kira ödemelerinden (GVK. m. 94, f.1, b.5),

-Ortak dışı işlemlerden elde edilen olumlu gelir gider farkını sermaye payları oranında ortaklara dağıtılması halinde, dağıtılan bu paylardan (KK. m. 38, f.4; GVK. m. 94, f.1, b.6),

-Yönetim kurulu başkan ve üyelerine olumlu gelir gider farkından ödenen paylardan (GVK.m. 94, f.1, b.6),

-Çiftçilerden satın alınan zirai mahsullerden (GVK. m. 94, f.1, b.11),

-Esnaf muaflığından yararlananlara mal ve hizmet karşılığı yapılan ödemelerden (GVK. m. 94, f1, b.13), vergi tevkifatı (+fon kesintisi) yapmakla yükümlüdürler (GVK. m. 94, f.1). Kooperatiflerin ortakları ile yaptıkları işlemlerden doğan gelir gider farklarının (kârların) yaptıkları işlemleri oranında ortaklara dağıtılması Gelir Vergisi açısından kazanç dağıtımı sayılmayacağından, bunlar üzerinden vergi tevkifatı yapılmayacaktır (GVK. m. 75, f.2, b.2). Ayıca, Kurumlar Vergisi’nden istisna kazançlara isabet eden kısım, stopajın matrahından düşülecektir (GVK. m. 94, f.1, b.6/b).

Kooperatiflerin Gelir Vergisi ile ilgileri Gelir Vergisi Kanunu’nun (GVK) 94. maddesinde düzenlenen tevkifat müessesesinden kaynaklanmaktadır.

Kooperatifler GVK.’nın 94.maddesinde sayılan ödemeleri nakden veya hesaben yaptıkları sırada (avans olarak ödenenler dahil), istihkak sahiplerinin gelir vergilerine mahsuben tevkifat yapmaya mecburdurlar.

1- Kurumlar Vergisinden Muaf Kooperatifin Banka Mevduat Hesabına Yürütülen Faizin Vergi Tevkifatı Karşısındaki Durumu

GVK’nın 94/A-8 maddesi uyarınca tam mükellef kurumlara ödenen mevduat faizlerinden de gelir vergisi tevkifatı yapılması hükmolunmuştur.

Uygulamada, kurumlar vergisinden muaf olan kooperatiflerin bankalarda elde etmiş oldukları mevduat faizleri üzerinden tevkifat yapılıp yapılmayacağı duraksamalara neden olmaktadır.

2- Kurumlar Vergisinden Muaf Kooperatifin Gayrimenkullerini Kiralaması İşleminin Vergi Tevkifatı Karşısındaki Durumu

Kooperatiflerin ihtiyaç fazlası gayrimenkullerini kiraya vermeleri uygulamada sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. Kiralama işlemi esas itibarıyla ortak bir işlemdir. GVK.’nın 94/5-c maddesi uyarınca, kooperatiflere ait gayrimenkullerin kiralanması karşılığında bunlara yapılan kira ödemelerinden gelir vergisi tevkifatı yapılması gerekmektedir.

133

Yönetim ve Ekonomi 13/2 (2006) 119-136

O. M. Koçtürk / Türkiye’de Kooperatiflerin Vergilendirilmesi

Maddede kooperatiflerin Kurumlar Vergisi’nden muaf olup olmamaları hususunda herhangi bir ayırım yapılmamıştır. Dolayısıyla Kurumlar Vergisi’nden muaf olan kooperatiflerin gayrimenkullerini kiraya vermeleri durumunda kira ödemelerinde tevkifat yapılması gerekmektedir.

Anılan maddelerin birlikte incelenmesinden, Kurumlar Vergisi mükellefi olan kooperatiflerin gelirlerinin sadece Gelir Vergisi Kanunu’nun 94. maddesine göre tevkifata tabi tutulan gayrimenkul kira gelirleri için beyanname vermeyecekleri ve söz konusu tevkifatın mükellef kooperatiflerin nihai vergisi olarak kalacağı, beyanname vermek zorunda olan kooperatiflerin bu gelirlerini beyanlarına ekleyecekleri ve hesaplanan Kurumlar Vergisi’nden tevkif yoluyla kesilen vergiyi mahsup edecekleri anlaşılmaktadır.

D- Kooperatiflere Tanınan Diğer İstisnalar ve Muafiyetler

Kooperatiflere tanınan diğer vergisel istisnaların bir kısmı doğrudan doğruya Kooperatifler Kanunu’ndan bir kısmı da diğer vergi ve harç yasalarından kaynaklanmaktadır.

1- Kooperatifler Kanunu’nda Tanınan İstisnalar

KK. 93. maddesinde kooperatifler, kooperatif birlikleri, kooperatif merkez birlikleri ve Türkiye Milli Kooperatifler Birliği’nin çeşitli yasalarda yer alan bir takım istisnalardan, muafiyetlerden ve indirimlerden yararlanacakları ifade olunmuştur. KK.m.93 adı geçen maddede yer alan hükümler aşağıdaki gibidir:

(i) Birbirinden ve ortaklarından aldıkları faiz ve komisyonlar ile ortaklarına kefalet etmeleri dolayısıyla bunlardan aldıkları paralar, Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisinden,

(ii) Her nevi defterlerin ve ana sözleşmelerin tasdiki ve açılış tasdiklerinde sayfaların mühürlenmesi her nevi harçtan ve Damga Vergisi’nden,

(iii) Kiraya verilmediği veya irad getirmeyen bir yöne tahsis edilmediği müddetçe sahip oldukları gayrimenkul mallar üzerinden alınacak her türlü vergilerden,

(iv) Ortakların temlik edecekleri gayrimenkuller her türlü vergi ve harçtan muaftırlar.

(v) Kooperatifler Kanunu’nun 13. Maddesi gereğince verilen ortaklıktan çıkma bildirimleri Damga Vergisine ve diğer harç ve resimlere tabi değildir.

2- Gider Vergileri Kanunu’nda Tanınan İstisna

Gider Vergileri Kanunu’nun 29/m maddesinde “Türkiye Halk Bankası’nın Esnaf Ve Sanatkarlar Kefalet Kooperatifleri’nin kefaleti altında esnaf ve sanatkarlara verdiği krediler dolayısıyla alınan paralar ve bu kooperatiflerin ortaklarından masraf karşılığı adıyla aldığı paralar” ve 29/r maddesinde “kooperatifler aracılığı ile Başbakanlık T oplu Konut İdaresi ve bankalar tarafından açılan konut kredileri dolayısıyla lehe alınan paralar” Banka Sigorta Muameleleri Vergileri’nden müstesna edilmiştir.

134

3- Damga Vergisi Kanunu’nda (DVK) Tanınan İstisna

DVK’ nun 9. maddesinin “2 sayılı tablosu”nun V/15 bendine göre “Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri ve Tarım Kredi Kooperatifleri’nin her türlü muamelelerinde düzenlenen ve damga vergisi bunlar tarafından ödenmesi gereken kağıtlar” ile 18. bendine “Türkiye Halk Bankası’nın, esnaf kefalet ve küçük sanat kooperatifleri ve ortakları ve bu kooperatiflerin kendi ortakları ile münasebetlerinde tanzim olunacak borç senetleri, borç ödeme makbuzları, ipotek ve rehin senetleri” damga vergisinden müstesnadır (DVK. m.9, b.V/15).

4- Belediye Gelirleri Kanunu’nda Tanınan İstisna
“Kooperatifler eliyle, anasözleşmelerine uygun olarak yapılan sanayi ve

küçük sanayi siteleri ile esnaf çarşıları” bina inşaat harcından istisna edilmiştir (BGK. ek.m.2, b.e).

Adı geçen Kanun’un 80/f maddesine göre ise “Organize sanayi bölgeleri ile sanayi ve küçük sanat sitelerinde yapılan yapı ve tesisler, Bina İnşaat Harcı ve Yapı Kullanma İzni Harcı’ndan Müstesna” tutulmuşlardır.

5- Emlak Vergisi Kanunu’nda Tanınan Muafiyet

Emlak Vergisi Kanunu’nun 4/p maddesine göre tarım kredi, tarım satış kooperatifleri, 1163 sayılı Kanuna uygun olarak teşekkül eden kooperatifler ve bu kooperatiflerin de kuracağı kooperatif birlikleri, kooperatif merkez birlikleri ve Türkiye Milli Kooperatifler Birliği’nin ve Türk Kooperatifçilik Kurumunun sahip oldukları kendi hizmet binaları emlak vergisinden daimi olarak muaf tutulmuşlardır. Ancak daimi muafiyetten yararlanacak olan kooperatiflerin 4 yılda bir emlak vergisi beyannamesi vermeleri zorunludur (EVK. m.4/p).

SONUÇ

Türkiye’de kooperatifçilik uygulamaları özellikle 1980 yılından itibaren piyasa ekonomisi uygulamalarının ağırlık kazandığı dönemde hızlı bir gelişme göstermiştir. Bu gelişme sonucunda çok sayıda konut ve işyeri kooperatifleri kurulmuştur. Tarım sektöründe de kooperatif hareketinde önemli gelişmeler meydana gelmiş, kooperatiflerin ortak ürünlerinin pazarlanması ve girdi teminindeki payları önemli büyüklüklere ulaşmıştır. Özellikle AB ile tam üyelik müzakerelerinin başladığı bir dönemde kooperatiflerin ekonomi içerisinde üstlendiği görevlerin daha da artacağı düşünülmektedir. Şüphesiz kooperatifçiliğin gelişmesinde devletin sağladığı desteklerin önemli bir payı vardır. Bu desteklerin başında da vergi muafiyet ve istisnaları gelmektedir. Türkiye’de kooperatiflere Kurumlar Vergisi, Gelir Vergisi ve Katma Değer Vergisi kanunlarında çeşitli istisnalar tanınmaktadır. Bunun dışında bazı harç ve fonlardan da muafiyetler söz konusudur. Ekonominin kayıt altına alınmasında önemli görev üstlenen kooperatifler, hem vergi gelirlerinin artmasında hem de rekabetçi bir ekonomide piyasaların denge unsuru olarak önemli işlevler üstlenebilecektir.

135

Yönetim ve Ekonomi 13/2 (2006) 119-136

O. M. Koçtürk / Türkiye’de Kooperatiflerin Vergilendirilmesi

KA YNAKÇA

ÇIKIN, Ayhan – KARACAN Ali Rıza (1994), Genel Kooperatifçilik, Ege Üniversitesi Basımevi, İzmir.

DPT (2001), Vergi Özel İhtisas Komisyonu Raporu, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Raporu, Yayın No: DPT: 2597 – ÖİK: 608, Ankara.

ESEN, Ahmet, (2006) “Kurumlar Vergisi Kanun Tasarısı ve Bazı Açıklamalar”, Maliye Postası, Özel Sayı, Yıl 27, Sayı:613, 15 Mart 2006, Ankara.

FER, Muhlis, (1970), “Kooperatiflerde Muafiyetler,Kooperatiflerin Durumu Ve Sorunları”, Türk Kooperatifçilik Kongresi Tebliğleri, Ankara.

KARYAĞDI, Nazmi, “Kooperatiflerin Dağıttıkları Risturnların ve Kâr Paylarının Elde Edenler Yönünden Vergilendirilmesi”, Vergi Dünyası, Sayı: 177, Mayıs – 1996.

KIZILOT, Şükrü, (2000), “Kurumlar Vergisi Kanunu ve Uygulaması”, Yaklaşım Yayınları, Ankara.

KURTULAN, Ahmet, (2003), Kooperatifler Kanunu ve Açıklaması, Gözlem Yayıncılık, Ankara.

KÜÇÜK, Sema, (2006), 2005 Yılı Kurum Kazançlarının Vergilendirilmesi ve Beyanname Düzenleme Klavuzu, Yaklaşım, Yıl: 14, Sayı: 160, Nisan 2006.

MÜLAYİM, Ziya Gökalp, (2003), Kooperatifçilik, Yetkin Yayınları, Ankara.

ÖZBALCI, Yılmaz, (1997), Kurumlar Vergisi Kanunu Yorum Ve Açıklamaları, Oluş Yayıncılık, Ankara.

POROY , Reha – TEKİNALP , Ünal – ÇAMOĞLU, Ersin, (1995), Ortaklıklar ve Kooperatifler Hukuku, Beta Yayınevi, İstanbul.

SÖNMEZ, Erdal – AYAZ, Garip, (1997), “Kooperatiflerde Özellik Arz eden Ortak Dışı İşlemlerin Vergisel Boyutu”, Vergi Dünyası, Sayı: 189, Mayıs 104.

ŞİŞMAN, Bülent, (2006), “Kurumlar Vergisi Beyannamesi Üzerinden yapılacak İstisna ve İndirimler”, Vergi Dünyası, Yıl: 25, Sayı: 296, Nisan 2006, Ankara.

TMKB, Türkiye Milli Kooperatifler Birliği, Ankara, 2006 .
5422 Sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu, Yayım Tarihi: 10.06.1949, Ankara. 1163 Sayılı Kooperatifler Kanunu, Yayım Tarihi: 10.05.1969, Ankara.
193 Sayılı Gelir Vergisi Kanunu, Yayım Tarihi: 06.01.1961, Ankara.
6762 Sayılı Türk Ticaret Kanunu, Yayım Tarihi: 29.06.1956, Ankara.
3065 Sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu, Yayım tarihi: 0211.1984, Ankara. 2464 Sayılı Belediye Gelirleri Kanunu, Yayım Tarihi: 29.05.1981, Ankara. 1610/1 (Ek md) Emlak Vergisi Kanunu, Yayım tarihi: 11.08.1970, Ankara. 488 Sayılı Damga Vergisi Kanunu, Yayım Tarihi: 11.07.1964.1964, Ankara. 5146 Sayılı Kooperatifler Kanunu.

136

Dünya Kooperatifçilik Günü- 21 Aralık-MALİ MÜŞAVİR KEMAL ÖZMEN

KOOPERATİFLERİN YARARLARI, FAYDALARI, KOOPERATİF TOPLUM İLİŞKİSİ  (21 ARALIK DÜNYA KOOPERATİFÇİLİK GÜNÜ İLE İLGİLİ YAZILAR, ŞİİRLER, BİLGİLER)

21 Aralık Dünya kooperatifçilik günü

Kooperatiflerin pek çok ülkelerin ekonomik, sosyal ve politik amaçlarına ulaşmasında önemli katkıları olduğu ve toplumsal kalkınmada önemli roller oynadığı gözlemlenmiştir.

 

Kooperatifler, girişimcilik ruhuyla çelişmeyen erdemli topluluklar yaratmış dernekçi bir yapıdaki “bir başka ekonomi girişimleri”ni ekonomiye sokmuş, ayni zamanda ortak aklı karakterize eden dayanışma ruhunun da göstergeleridir.

 

Pek çok gelişmiş ülkede kooperatiflerin gelişmesi ve çalışma koşullarını iyileştiren ve destekleyen yasal ve kurumsal düzenlemeler düzenlenmiştir.

 

Pek çok gelişmiş ülkeler, kooperatiflerin geleceği konusunda projeksiyonlar üretmiş, kooperatiflerin geleceği için yüksek düzeyde vizyonlar öngörmüştür. “Daha büyük bir toplumsal bütünleşme ve daha üst düzeyde bir istihdam yaratmak ve istihdamın niteliğini iyileştirmek ve ekonomik büyümeyi olanaklı kılmada kooperatifleri olanaklar sağlayan tedbirler üzerinde önemle durmuşlardır. Rekabet koşullarını yeniden düzenlemede ve ekonominin yeniden dinamikleşmesinde kooperatiflerin katkısını önemseyen politikalar üreterek devreye sokmaktadırlar.

 

Böyle bir amaca ulaşmak için Türkiye, sadece ekonomisini değil, toplumsal yapısını da hızlı ve kararlı bir şekilde, kooperatiflerin rolünü artıracak düzenlemelere gitmek durumundadır.

 

Dünyadaki, özellikle kooperatiflerin önemli ekonomik roller üstlendiği AB, Kanada, hatta son yıllarda Güney Amerika’da, özellikle Venezüella’daki kooperatif uygulamaları incelenerek, Türkiye’nin Atatürk dönemindeki kooperatifçiliğe katkıları yeniden değerlendirilerek yorumlanmalı ve uygulamada kooperatifçiliğe hak ettiği rol verilmelidir. Gelecek kuşakların ortak aklı oluşturma ve uygulamaya sokmada kooperatifçiliğin önemli bir araç olduğu gözden kaçırılmamalıdır.

 

Elbette her ülkenin koşulları farklıdır. Dolayısıyla kooperatif modeller de toplumlara göre farklı biçimlerde ortaya çıkabilir. Amaç ekonomik etkinliği ve sosyal adaleti bağdaştırmayı başarabilmektir. Türkiye, bu amaçların bağdaştırılamayacağı gibi bir fikri kabul edecek bir durumda değildir. Gelişmiş pek çok ülkede olduğu gibi böyle bir oluşumun sağlanmasında kooperatiflerin katkısını göz ardı edemez, etmemelidir.

 

Adil ve sorumlu bir toplumsal yapı için ekonomik kurallar içinde yeniden yapılanma pekala mümkündür. Kooperatifler, böyle bir yapılanmanın oluşumuna katkıda bulunabilecek en önemli kuruluşlardır.

 

Bunun gerçek olduğunu gelişmiş pek çok ülkelerin, hatta Türkiye’deki, binlerce kooperatifin deneyimlerini ve tarihçelerini iyi bakmak gerekir. Bunun için üniversitelerimizde, kooperatifçilik araştırma birimlerinin devreye sokulması gerekir.

 

Kooperatifler, gönüllü yurttaşların ve girişimcilerin yeniden bir araya gelerek örgütlenmesi temeli üzerinde oluşmuş, dernekçi bir yapı özelliği taşıyan sosyo-ekonomik birimler olarak ortaya çıkarlar. Onlar, fazla sermayeye gereksinim duymadan insanları istihdam yaratarak zenginlik üreten tek girişim biçimleridir.

 

Kooperatifler, kaynağındaki değerleri harekete geçirerek doğduğundan, öteki sermaye girişimlerinden daha farklı girişimlerdir. Beraberce ürün ve hizmet üretme, başkaları ile birlikte çalışma, gönüllü paylaşım, eşitlikçi ve dayanışmacı bir katılımcılıkla, toplumun adeta bir kimlik bütünlüğüne ulaşmasındaki toplumsal katkısı son derecede önemlidir.

 

Kooperatif model pek çok ülkede tıkır tıkır işlemektedir. Sadece Avrupa Birliğinde iki milyon üçyüz bin kişiye, Dünya ölçeğinde yüz milyon kişiye istihdam yaratmaktadır. Örneğin Venezüella’da son yıllarda ilginç bir devrim yaşanmaktadır. Kooperatiflerin ana eksenini oluşturduğu ekonomi politikaları aracılığı ile 2003 yılında yüzde 18 olan işsizlik, 2004’de yüzde 14,5’a, 2005’de yüzde 11,5’a düşürülmüştür. Yine Venezüella’da 1998’de toplam üye sayısı (bilgi yelpazesi.net) 20 000 olan 762 kooperatif bulunurken 2006 yılı ortasında 108 binden fazla kooperatifte 1,5 milyon kooperatif ortağı oluşmuştur. Üstelik bu kooperatiflerin yönetim biçimi, Türkiye’nin 1935’lerde oluşturduğu kooperatif yönetimini anımsatmaktadır. Yalnız en önemli fark, kooperatif kuracak ve yönetecek kişilerin belirli eğitimlerden geçirilmesi ve kooperatifin kurulmasını bizzat ortak olacak insanların karar vermesidir.

 

Kooperatifler, rekabet koşullarını da iyileştirmeğe önemli katkıda bulunurlar. Yenilikçi ve ayni zamanda daha genel karakterli toplumsal ve çevresel amaçları hedefleyen çalışmaları ile de ayrı bir katkı özelliği de taşırlar.

 

Kooperatifler, özel nitelikli girişimlerdir. Ekonomik ve toplumsal açıdan da farklı değerler katarlar. Bunları şöylece özetlemek mümkündür:

 

 

Kooperatiflerin İşletme olarak ekonomiye kattığı değerler:

 

İlk olarak kooperatifler, güncel karma ekonomi piyasası içinde önemli bir rol oynayan özerk, ekonomik olarak üretken ve yenilikçi girişimlerdir.

 

– Kooperatifler özerktir, çünkü onlar ortakları tarafından kurulan ve yönetilen ve Devlete bağımlı olmayan kuruluşlardır;

 

– Kooperatifler ekonomik olarak üretkendirler, çünkü Pazar koşullarında faaliyetlerini gerçekleştirmek durumundadırlar.

 

– Kooperatifler, yenilikçi hizmetler yaratırlar, çünkü karar süreçlerinin önemli kısımlarına doğrudan ortak olurlar.

 

–  Kooperatifler, her şeyden önce  ve bilhassa rekabet  koşullarında çalışmak durumunda olan işletmelerdir.

 

 

Kooperatiflerin topluma kattığı değerler:

 

İkinci olarak kooperatifler, ayni zamanda özgür birliklerdir. Kooperatif olarak onlar, üyelerine ve tüm topluma önemli avantajlar sağlarlar. Bu avantajlar, kooperatifleri bugün özel bir konum kazandırmaktadır. Örneğin küreselleşme ve bölgesel kalkınma konusunda.

 

Küreselleşme süreci pek çok insanı farklı şekillerde etkilemektedir. Bir kısım insanlar küreselleşmeden olumlu şekilde etkilenirken, önemli bir bölümü de küreselleşmeden hoşnut değillerdir.

 

Kooperatifler, küreselleşmenin bu olumsuz etkilerini karşı koymaya bize yardım ederler, çünkü onları canlandıran dayanışma ruhu sayesinde pazar ile küçük işletme veya birey arasında bileşik-geçit noktaları oluştururlar.

 

Kooperatifler, otomatik olarak kendisini ve kendi yerel bazında herkesi koruyarak çok geniş pazarlar üzerinde küçük işletmelerin varlığını sürdürmelerine imkan tanırlar.

 

Kooperatifler, özerk tarzda kendi ihtiyaçlarını yanıtlayan sermayeyi kendilerine çekmede güçlükler olan bölgelerde yaşayanlara olanak tanırlar.

 

Kooperatifler, yerel ve bölgesel kalkınmada kararlı bir rol oynarlar.

 

Kooperatif olarak birlikler, girişimleri ile yerel topluluklarda yerlerini sağlamlaştırır, çünkü onu destekleyen dayanışma girişimciliği sınırlamaz,  fakat toplumsal realiteyi de kapsar.

 

Çok sayıdaki kırsal yörelerde yerel hizmetlerin yaşamasını sürdüren kooperatiflerdir. Örneğin gelişmiş ülkelerde, küçük kentlerde ve köylerde çok sayıda banka şubeleri kapanırken oralarda finans hizmetlerini sunan sadece kooperatif bankaların şubeleri kalmışlardır.

 

Kooperatif girişimler, toplumsal sorumluğu geliştirerek topluma önemli yurttaşlık bilinci katarlar. Kooperatif girişimler, adeta toplumsal sorumluluk tohumlarını topluma eken nadir kuruluşlardır.

 

Son onlu yıllarda, pek çok gelişmiş ülkelerde küçük yatırımcılara kazanç sağlayan  nesnel özgür bir işletme özelliği ile ortaklarının, müşterilerinin ve toplumsal bütünlüğün yararına uzun dönemli bir perspektif yaratmaktadırlar.

 

Kooperatiflerin sosyal güvenliğin savunulması ve sürdürülmesine katkıları:

 

Örneğin AB ülkelerinde pek çok sosyal güvenlik konularında kooperatif kurumların yer aldığı, yurttaşların bu konudaki ihtiyaçlarını daha iyi yanıtlamak için etkin organizasyonlara gittiği gözlemlenmektedir. (Örneğin Fransa’daki Mutuel’ler).

 

Kooperatiflere katılım bilhassa, demokratik toplum değerlerinin hayati çekirdeğidir ve çapraz dallarda kalınarak katılımın genişlemesine katkıda bulunulmalıdır.

 

Kooperatifler, demokratik katılımın ve yurttaş olmanın okullarıdır.

 

Kooperatifler bireylere, geleceğini bizzat eline alma ve ortak amaçlara ulaşmak için organize olma olanağı verirler.

 

Kooperatifler aracılığı ile insanlar, istihdam yaratırlar, özerk tarzda sosyal hizmetler ve yardımlaşma sağlarlar, tüketici olarak (bilgi yelpazesi.net) ortak menfaatlerin yarattığı baskıyı giderebilirler, eşit oranlı ikrazlarını uyumlaştırırlar ve risklere karşı sigorta yardımlaşması sağlarlar.

 

 

Sonuç olarak:

 

Kooperatifler, 1,5 asrı aşan bir süredir önemli gelişmeler göstermiş ve bugünde çok büyük bir önemlilik göstermektedirler.

 

Kamu sektörünün ve ticari şirket sorumlularının ve onların değerleri ile enerjik ve etkili bir girişim yönetimiyle buluşması, onun kapasitesini,  gelişen ekonomik ve sosyal modelin temel bir bileşeni yapacaktır.

 

Ancak, Türkiye’de kooperatif araştırmalarının ve eğitiminin, örgün eğitimim sistemimizin her aşamasında önemle üzerinde durulması zorunludur. Bunun için her şeyin yapılması, kooperatif işletmelerin ülke kaynaklarını harekete geçirmede önemli potansiyele sahip olduğunu sürekli gündeme taşıyacak girişimlere ihtiyaç bulunmaktadır.

 

Prof. Dr. Ayhan ÇIKIN

Tüketici Hakem heyetine başvurma , parasal Sınırlar 

20 Aralık 2015 PAZAR

Resmî Gazete

Sayı : 29568
TEBLİĞ
Gümrük ve Ticaret Bakanlığından:

6502 SAYILI TÜKETİCİNİN KORUNMASI HAKKINDA KANUNUN

68 İNCİ VE TÜKETİCİ HAKEM HEYETLERİ YÖNETMELİĞİNİN

6 NCI MADDELERİNDE YER ALAN PARASAL SINIRLARIN

ARTIRILMASINA İLİŞKİN TEBLİĞ

Amaç ve kapsam

MADDE 1 – (1) Bu Tebliğin amacı, 7/11/2013 tarihli ve 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunun 68 inci maddesinde belirtilen parasal sınırların, 10/11/2015 tarihli ve 29528 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Vergi Usul Kanunu Genel Tebliği (Sıra No: 457)’nde 2015 yılı için yeniden değerleme oranı olarak tespit edilen %5,58 (yüzde beş virgül elli sekiz) oranında artırılarak yeniden belirlenmesidir.

Dayanak

MADDE 2 – (1) Bu Tebliğ, 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunun 68 inci maddesinin birinci ve dördüncü fıkraları ile 27/11/2014 tarihli ve 29188 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Tüketici Hakem Heyetleri Yönetmeliğinin 6 ncı maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.

Parasal sınırlar

MADDE 3 – (1) Tüketici hakem heyetlerinin, uyuşmazlıklara bakmakla görevli olmalarına ilişkin parasal sınırlar;

a) İlçe tüketici hakem heyetlerine başvuru için üst parasal sınır, 2.320 Türk Lirası,

b) Büyükşehir statüsünde olan illerdeki il tüketici hakem heyetlerine başvuru için parasal sınır, 2.320 Türk Lirası ile 3.480 Türk Lirası arası,

c) Büyükşehir statüsünde olmayan illerin merkezlerindeki il tüketici hakem heyetlerine başvuru için üst parasal sınır, 3.480 Türk Lirası,

ç) Büyükşehir statüsünde olmayan illere bağlı ilçelerde, il tüketici hakem heyetlerine başvuru için parasal sınır, 2.320 Türk Lirası ile 3.480 Türk Lirası arası,

olarak tespit edilmiştir.

Yürürlük

MADDE 4 – (1) Bu Tebliğ 1/1/2016 tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme

MADDE 5 – (1) Bu Tebliğ hükümlerini Gümrük ve Ticaret Bakanı yürütür.

 

ARSA SAHİBİ KOOPERATİFE ORTAK OLABİLİR Mİ ?

Konut Yapı Kooperatifi İle Yapılan Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin Tarafı Olan Arsa Sahibi, Bu Sıfatıyla Kooperatife Üye Olabilir mi?-ANKA HUKUK

Uygulamada kat karşılığı inşaat yapım sözleşmesinin tarafı olan arsa sahibinin, inşaatı yapan konut yapı kooperatifine üye yapıldığına şahit olmaktayız.

Arsa sahibinin kooperatife bu sıfatla üye yapılmasında ilk önceleri vergisel avantajlardan (özellikle KDV) yararlanmak amacı taşınmıştır. Şöyle ki;

15/12/1984 tarihli ve 18606 sayılı Resmi Gazete`de yayımlanan ve 15.12.1984 tarihinde yürürlüğe giren 3099 Sayılı Kanunun 1`inci maddesi ile, 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu`nun 17`nci maddesinin 4`üncü fıkrasına (ı) bendi eklenmiştir. Kanuna eklenen geçici madde ile 4`üncü fıkranın (ı) bendi hükmünün 31/12/1988`de yürürlükten kalkacağı belirtilmiştir. (NOT: Eklenen (ı) bendi gereğince, net alanı 150 m2`ye kadar konutların teslimi ile konut yapı kooperatiflerine yapılan inşaat taahhüt işleri katma değer vergisinden istisna edilmiştir. Bu istisna, yukarıda açıklandığı üzere, 3099 Sayılı Kanunun geçici maddesi gereğince 31.12.1988 tarihine kadar yapılacak teslimlerle, taahhüt işleri için uygulanacaktır).

Daha sonra KDV Kanununa, 19.06.1987 tarih ve 3393 (19503 sayılı RG.) Sayılı Yasanın 4. maddesi ile eklenen ve 30.06.1987 tarihinde yürürlüğe giren geçici 8. maddesinde; Net alanı 150 m2`ye kadar konutların teslimi ile konut yapı kooperatiflerine yapılan inşaat taahhüt işleri, 31.12.1992 tarihine kadar katma değer vergisinden müstesnadır denilmiştir. Ancak geçici 8. maddedeki 31.12.1992 tarihi; 27.12.1992 R.G. tarihli 3858 Sayılı Kanun ile 31.12.1995, 22.11.1995 R.G. tarihli 4134 Sayılı Kanun ile de 31.12.1997 tarihine kadar uzatılmıştır.

KDV Kanununun 17. maddesine (m. 17/4-k) 22.07.1998 tarih ve 4369 Sayılı Kanunun 60. maddesi ile eklenen ve 4369 Sayılı Yasanın 86/e hükmüne göre kanunun yayımını (29.07.1998) izleyen ayın başında, yani, 01.08.1998`de yürürlüğe giren m. 17/4-k uyarınca organize sanayi bölgeleri ile küçük sanayi sitelerinin kurulması amacıyla oluşturulan iktisadi işletmelerin arsa ve işyeri teslimleri ile konut yapı kooperatiflerinin üyelerine konut teslimleri KDV`den istisna edilmiştir.

Yine 3065 sayılı KDV Kanununa 4369 Sayılı Kanunla eklenen geçici 15. maddede şöyle denilmektedir.

“GEÇİCİ MADDE 15- (Ek: 4369 SY. m. 62 – 22.07.1998) Bu kanunun yayımlandığı tarihten önce bina inşaat ruhsatı alınmış olan inşaatlara ilişkin olarak;

a. Konut yapı kooperatiflerine yapılan inşaat taahhütleri,

b. Sadece 150 m2`yi aşmayan konutlara münhasır olmak üzere kanunla kurulmuş sosyal güvenlik kuruluşları ve belediyelere yapılan inşaat taahhüt işleri,

Katma değer vergisinden müstesnadır.”

Geçici 15. madde 29.07.1998 tarih ve 23417 Mük. sayılı RG`de yayımlanmıştır. 4369 Sayılı Kanunun 86/a maddesinde aynen;

“Madde 86- Bu Kanunun;

a)…… Katma Değer Vergisi Kanunu`na eklenen geçici 15`inci maddesi ……… 01/01/1998 tarihinden geçerli olmak üzere yayımı tarihinde, yürürlüğe girer” denilmiştir.

4369 Sayılı Kanunun RG`de yayımlandığı 29.07.1998 tarihinden sonra ruhsat alan kooperatiflere yapılan inşaatlarda ise KDV oranı % 1`dir. Şöyle ki; KDV Kanunu 28. maddesine göre; “Katma değer vergisi oranı, vergiye tabi her bir işlem için % 10`dur. Bakanlar Kurulu bu oranı, dört katına kadar artırmaya, % 1 `e kadar indirmeye, bu oranlar dahilinde muhtelif mal ve hizmetler ile bazı malların perakende safhası için farklı vergi oranları tespit etmeye yetkilidir.”

97/10465 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile 92/3896 sayılı Kararnameye eklenen ve 2002/4480 sayılı BKK (BKK Eki Karara ekli (I) sayılı listenin 12 sırası) ile de aynen devamı sağlanan düzenlemeye göre; 01.01.1998 tarihinden itibaren konut yapı kooperatiflerine yapılan inşaat taahhüt işlerinde KDV oranı % 1 olarak belirlenmiştir.

Yukarıda açıklananları bir araya toparlarsak;

a) 15.12.1984- 31.12.1997 döneminde; Net alanı 150 m2`ye kadar konutların teslimi ile konut yapı kooperatiflerine yapılan inşaat taahhüt işleri, katma değer vergisinden müstesnadır. Net alanı 150 m2`den büyük konutların üyelere tesliminde istisna uygulanmayacaktır. İnşaa edilen konutların net alanının 150 m2`den büyük veya küçük olmasının, yapı kooperatiflerine yapılan inşaat taahhüt işinde istisnadan yararlanmada bir etkisi yoktur. Yani, alanı ne olursa olsun, bu dönemde yapı kooperatiflerine yapılan taahhüt işleri KDV` den istisnadır. Ancak net alan 150 m2`den büyük olursa, üyeye konut teslimi sırasında KDV doğacaktır.

b) 01.01.1998 – ……….. bu zamana kadarki dönemde;

ba) 29.07.1998 tarihinden önce ruhsat alan yapı kooperatiflerine yapılan inşaat taahhüt işleri, konutların alanının 150 m2`den büyük olması halinde dahi KDV`den muaftır.

bb) 29.07.1998 tarihinden sonra ruhsat alan yapı kooperatiflerine yapılan inşaat taahhüt işleri ise, yine konutların alanına bakılmaksızın % 1 oranında KDV`ye tabidir.

01.08.1998 tarihinden sonra konut kooperatifinin üyelerine yaptıkları konut teslimleri, konutların alanlarının 150 m2`den büyük veya küçük olduğuna bakılmaksızın KDV den muaftır.

Ancak 01.01.1998 ile 31.07.1998 arasındaki teslimlerde net alan 150 m2`den büyükse genel oran % 15, küçükse % 1 KDV söz konusu olacaktır.

Vergisel avantajlardan yararlanmak için, kat karşılığı inşaat sözleşmesinin tarafı arsa sahiplerinin kooperatife üye yapıldığı ve arsa tapusunun da kooperatif adına tescil edildiği görülmektedir. Yani, arsa sahibinin arsa tapusunu kooperatif üstüne geçirmesi ve inşaat ruhsatının kooperatif adına alınması ve arsa sahibinin kooperatif üyesi yapılmasıyla;

a) Kooperatifin ilgili dönemlerde KDV istisnasından yararlanması konusundaki tereddütler ortadan kaldırılmış olmakta,

b) Arsa sahiplerinin kendilerine kalan bağımsız bölümleri alım-satım harcı ödemeksizin üçüncü şahıslara devretmesi imkanı doğmakta,

c) Ayrıca arsa sahiplerinin arsalarını teslim ederken veya kendilerine kalan bağımsız bölümleri kooperatiften teslim alırken veya 3. kişilere satarken doğacak Gelir, Kurumlar, Katma Değer Vergisi gibi ödeyecekleri muhtemel vergilere muhatap olmaktan kurtulma imkanları doğmaktadır. (Not: Maliye Bakanlığı 01.01.1992 tarih ve 598 sayılı özelgesinde; ” VUK`nun 328. maddesinde devir ve trampanın satış hükmünde olduğu, arsa karşılığı inşaat işinin de iki ayrı teslim olduğundan müteahhitlerin arsa alımlarının; istisna kapsamına girsin girmesin arsa sahibine verilen işyerlerine ait emsal bedellerinin taktir edilerek, bu bedel üzerinden fatura düzenlenmesi gerektiğini” belirtmektedir. Ancak Danıştay`ın yerleşik görüşü, arsanın kat karşılığı olarak verilmesinin kendine özgü bir işlem olduğu doğrultusundadır1.

d) Maliye Bakanlığı Gelirler Genel Müdürlüğü`nün 20.03.2003 tarih ve 4902-29 sayılı özelgesinde; “Kooperatiflerin ihtiyaç duydukları arsaları üye sayısından daha fazla konut üretip, bu konutları arsa sahibine arsa karşılığı devretmeleri halinde, kooperatif amacı dışında gayrimenkul ticareti yapılmış olacağı düşüncesiyle, bu işlemin ortak dışı işlem olarak kabulü, bu durumda Kurumlar Vergisi Kanunu`nun 7/16. maddesinde öngörülen, münhasıran ortaklar ile iş görülmesi şartının ihlali anlamına geleceği kooperatif adına kurumlar vergisi ve katma değer vergisi mükellefiyetinin tesis edilmesi gerektiği” belirtilmiştir.
Ancak bu konudaki uyuşmazlıkların yargıya intikal etmesi durumunda, Vergi Mahkemesi ve Danıştay`da idare aleyhine kararlar çıkmıştır. (D. 9. D., 27.09.1995 E: 1994/5317 K: 2269 – D. 3. D., 01.07.2005 E: 187, K: 1626)2. Bu konuyla ilgili makalenin (Bkz. Dipnot 2) “SONUÇ” bölümünde, birebir katıldığım şekilde aynen;
– “Kooperatifler esas olarak, ortaklarının ekonomik durumlarını korumak ve geliştirmek amacıyla kurulmakla birlikte, sosyal ve ekonomik birçok fonksiyonu da yerine getirmekte, toplumsal dayanışma ve ortak iş yapma kültürünün gelişmesine büyük katkıda bulunmaktadır. Kooperatif ortaklarının genel olarak ekonomik durumları kuvvetli olmayan kişilerden oluştuğu ve birçok kooperatifin mali yetersizlik içerisinde olduğu bilinen bir gerçek. Bu şartlar içinde, kooperatifin büyük bir sermaye birikimi ile arsa satın alarak üyelerini konut sahibi yapması çok zor.

Konut yapı kooperatiflerinin kat karşılığı inşaat yapmalarının ekonomik şartların bir sonucu olduğu göz önünde bulundurularak, kat karşılığı inşaat yapan kooperatiflerin bu faaliyetlerinin “münhasıran ortaklarla iş yapma” şartını ihlal etmediği ve dolayısıyla kurumlar vergisi muafiyetini engellemeyeceğine ilişkin bir yasal düzenlemenin yapılmasının, idare ile kooperatifler arasında ortaya çıkan ihtilafları sona erdirme yanında, kooperatiflerin ulusal ekonomiye olan katkılarını arttıracağını düşünüyoruz.” denilmektedir.

Maliye Bakanlığı Gelirler Genel Müdürlüğü`nün yayımladığı 21.11.2003 tarih ve KDV 5 nolu Sirkülerinde “İnşaat yapı ruhsatı münhasıran konut yapı kooperatifi adına düzenlenmemiş ise yapılan inşaat taahhüt işlerinin istisnadan veya indirimli oranda katma değer vergisinden yararlanması mümkün değildir.” denilmesi ve en son çıkarılan 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu`nun (21.06.2006 tarih ve 26205 sayılı RG) 4/k maddesinde ancak, yapı ruhsatı ile arsa tapusu kooperatif tüzel kişiliği adına tescil edilmiş olan yapı kooperatiflerinin, kurumlar vergisinden muaf olabileceğinin belirtilmesi suretiyle, arsa sahiplerinin kooperatife üye yapılmasına dair uygulamaya adeta çanak tutulmuş olunmaktadır.

Esasen, kanunu amacına göre yorumladığımızda, kat karşılığı olup olmamasının veya inşaat ruhsatının kendi adına düzenlenip düzenlenmemesinin, konut yapı kooperatifinin vergisel istisnalardan yararlanmasında etkili olmaması gerekir. Ancak uygulamada verilen özelgeler, yayımlanan tebliğler, sirkülerler vs. sonucu bu farklılık yaratılmış ve kooperatif yanında, arsa sahibinin de vergisel avantajlardan yararlanması için arsa sahipleri kooperatiflere üye yapılmışlardır. Ancak bu başlangıç, ileride başka hukuki sorunların doğmasına neden olmuş ve olacaktır.

KAT KARŞILIĞI SÖZLEŞMENİN TARAFI ARSA SAHİBİ BU SIFATIYLA  KOOPERATİFE ÜYE OLABİLİR Mİ?

1) Arsa sahibinin bu sıfatıyla kooperatife üye olması ayni sermaye konulması niteliğinde midir? 

Öncelikle bu husus açıklığa kavuşturulmalıdır. Kooperatifler Kanunu m. 20`de aynen;

“Ayn nev`inden sermaye konması veya kooperatifin mevcut bir işletmeyi veya aynları devralması ana sözleşme ile kabul edilebilir.”
denilmektedir. Fakat, konut yapı kooperatiflerinin ana sözleşmelerinde ayni sermaye konulmasının yasaklandığı görülmektedir. Sonuçta, ana sözleşme değişikliği yapılıp, KK m. 22 ve 23`deki usule uyularak ayni sermaye konulması teorik olarak mümkündür.
Konut kooperatiflerinde sermaye;

KK. m. 19-” Kooperatife giren her şahıstan en az bir ortaklık payı alınması gerekir. Anasözleşme, en yüksek had tespit ederek bir ortak tarafından bu had dahilinde birden fazla pay alınmasına cevaz verebilir.

(Değişik 2. fıkra: 4363 – 28.05.1998) Bir ortaklık payının değeri 1,000,000.- (birmilyon) Liradır. Kooperatife giren ortaklar en çok 5000 pay taahhüt edebilirler. Kooperatifler üst kuruluşuna iştirak edenler ise en az 50 pay taahhüt ederler. Ortaklık payının değeri Bakanlar Kurulu kararı ile artırılabilir.

(Değişik 3. fıkra: 3476 – 06.10.1988) Birkaç pay bir ortaklık senedinde gösterilebilir. Senetle temsil edilmeyen paylar 10.000.- Lira itibar olunur.”

Görüldüğü gibi, ortaklık payının değeri ve dolayısıyla sermayenin konut yapı kooperatifinde pek bir fonksiyonu yoktur. Çünkü, bir ortaklık payının değeri 1-YTL ve bir ortak en çok da 5000 pay taahhüt edebileceğine göre, bunun tutarı da 5000-YTL olur. “Yapı kooperatiflerinde, her pay bir daire veya işyerinin karşılığıdır. Ana sözleşmede aksine bir hüküm yoksa, ortaklar birden fazla pay alabilirler. Buna karşılık her paya isabet eden taksit ve ara ödemelerin de ayrı ayrı yerine getirilmesi zorunludur. Yapı kooperatiflerinin amaçlarına ulaşmasında ortaklık payının fazla bir önemi yoktur. Çünkü bu kooperatifler, konut ve işyerini tamamlamak için giderlerine karşılık taksit ve ara ödeme talep etmektedirler. Ortaklık payı daha ziyade Tüketim Kooperatifi, Üretim ve Pazarlama Kooperatifi gibi kooperatifler için önem arz etmektedir”3.

“Ortak birden fazla pay sahibi olsa bile, genel kurul toplantısında yalnız bir oy hakkına maliktir. (KK. m. 48)”4.

“KK. 19. maddede yer alan “ortaklık payı” ile ifade edilmek istenen “sermaye payı” dır. Kooperatifdeki ortaklık paylarının tamamı, kooperatifin sermayesini oluşturur. Kooperatiflerde ticaret şirketlerinden farklı olarak “kâr”ın yerini “ekonomik menfaat”, “sermaye”nin yerini de “karşılıklı yardım, dayanışma ve kefalet” aldığından, sermaye unsuruna önem verilmemiş, ticaret şirketlerine göre kooperatiflerde sermaye çok düşük tutulmuştur”5.

“Kooperatif ortaklığı” ile “kooperatif payı” ayrı kavramlardır. Kooperatif ortaklığı, yani “üyelik”, bir üyenin kooperatifte sahip olduğu ortaklık mevkiinin adıdır. Kooperatif ortaklığı, ortağın hak ve borçlarının tümünden oluşur. Borçlar içine de, pay bedelleri, ek yükümlülükler, arsa ve inşaat giderleri girer”6.

“Uygulamada başta yapı ve diğer bazı kooperatif türlerinde sermaye unsuru ticaret şirketlerinin aksine sembolik bir fonksiyon görür hale gelmiştir. Sermayenin önemsiz olmasının nedeni yapı kooperatifleri konut ve işyerini tamamlamak için ortaklardan aldıkları payların çok çok üzerinde taksit ve ara ödemeler talep etmektedirler. Bunlar kanundaki düzenlemesiyle Kooperatifler K. m. 27`de düzenlenen “sair ödemeler” ve Kooperatifler K. m. 31`de düzenlenen “ek ödeme” yüklemidir. Yani bunlar ortaklık payı dışındaki ödemelerdir. Nitekim örnek anasözleşmenin 23`üncü maddesinde “taksit” kavramı da yer almış bulunmaktadır. Bu ortaklık payı dışındaki ödemeler uygulamada toplanış amacı paralelinde: giriş aidatı, arsa ve inşaa fonu, alt yapı taksidi gibi adlandırılmaktadırlar”7.

“Sermaye, kooperatiflerde, kâr temin edilip paylaşılmasını sağlayan bir vasıta değildir. Sermaye, kooperatiflerde, müşterek gayeye ulaşmada kullanılan asli vasıtalar olan karşılıklı yardım, dayanışma ve kefaletin yanı sıra ikincil önem taşıyan bir araçtır. Sermayenin kooperatiflerdeki fonksiyonu, onu ticaret şirketlerinden farklılaştırır. Kooperatifler, kişileri birleştirirler, sermayeleri değil. Sermaye, kooperatiflerde yönetmez, ancak hizmet eder. Kooperatif ortakları, pay senedi sahibi olarak değil, şahsi özellikleri sebebiyle kooperatife bağlıdırlar. Sermaye kooperatiflerde değişir özelliktedir. Bu durum, kooperatifin serbest girişe müsait açık bir kuruluş (gönüllü ve serbest giriş-açık kapı ilkesi) olma özelliğinin doğal ve kaçınılmaz bir neticesi olduğu kadar, sermaye miktarı sınırlandırılarak, kooperatif kurulamaz hükmünün de bir gereğidir (KK. 2. mad./3. fık.). KK. 1. mad.`de, değişir ortaklı denilerek, hem ortak sayısının hem de payın sahibi olan ortağın değişebileceği kuralı getirilmiştir. Birinci durumda ortak sayısında, bir değişme, yani azalma ya da çoğalma ve bunun neticesinde, kooperatifin sermayesinde bir değişiklik olurken, ikinci durumda sermaye değişmemekte, yalnızca pay devredilerek ortağın şahsı değişmektedir. Fakat yapı kooperatiflerinde genel kurulun ortak sayısını tespit etmesi kanuni bir zorunluluk olduğundan (KK. 8. mad./3. fık.), saptanan sayının üzerinde ortak alınamaz.

Kooperatiflerin, her durumda ortak sayısı yedi kişiden az olamaz. Kooperatiflerin ortak sayısının değişmesiyle birlikte, ortakların taahhüt ettikleri ve ödedikleri sermaye miktarları da değişmektedir (KK. m. 17). Ticaret şirketlerinde olduğu gibi, özel usulle sermayenin arttırılıp, eksiltilmesine gerek yoktur. Oysa ticaret şirketlerinde, kural sermayenin değişir nitelikte olmamasıdır. Kooperatiflerdeki sermaye kollektif niteliktedir. Sermayenin bu özelliği sonuç olarak, kooperatiflerin sosyal faydayı ön planda tutan felsefelerinin bir sonucudur”.8

“Sermayenin fonksiyonunu görmemesi sonucu amaç, ortaklık payı dışındaki ödemelerle elde edilmeye çalışılmaktadır. Bunu doğal karşılamak gerekir. Çünkü, konut yapı kooperatifleri mesken sahibi olmak için yeterli birikimi olmayan ve bu sebeple kooperatif çatısı altında birikmiş kişilere hitap etmektedir. Kazanç paylaşma saiki de işin doğası gereğince bulunmayınca, işleme sermayesi anlamında kullanılacak bir birikim de enflasyon karşısında erimeye mahküm bulunmaktadır. Bu ekonomik gerekler sermayenin yerini, ortaklık payı dışındaki ödemelerin almasına yol açmıştır”9.

Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşıldığı üzere, konut yapı kooperatiflerinde kooperatif ortağının inşaatın ikmali için yapacağı giderler, ortaklık payına tekabül eden azami tutarın çok üzerinde olmaktadır. Bugün için en yüksek ortaklık (sermaye) payı olan 5000-YTL ödemek suretiyle konut sahibi olunması mümkün değildir. Bu nedenle peşin para vererek, sabit fiyatla üye olan kişinin konumu, ortaklık payı (sermaye) ile sınırlı olarak dikkate alınamaz.

Esasen konut yapı kooperatiflerine konulan sermaye veya ortaklık payının yüksek tutulmasında ortakların da çok menfaati yoktur. Şöyle ki; taahhüt edilen ortaklık payı kooperatife ödenmekte, ancak bu pay inşaatların yapımında harcanmak üzere kullanılmamaktadır. Diğer ticari ortaklıklardan farklı olarak özellikle yapı kooperatiflerinde, sermayenin amacı gelir elde etmek değildir. Yapı kooperatifinde sermaye, sadece kanundan doğan bir zorunluluğu karşılamak amacıyla sembolik olarak dikkate alınmaktadır.

Ancak çok ilginçtir ki Kooperatifler Kanunu`nda, sermaye ön plana alınmış ve birçok maddede düzenlenmiştir. (KK m. 1, m. 2/3, m. 3/4, m. 3/6, m. 4/4, m. 4/5, m. 17/3, m. 19, m. 20, m. 21, m. 22, m. 27, m. 38, m. 93/2). Oysa, uygulamada sayıca büyük miktarda olan yapı kooperatifinde, sermayeden çok daha önemli olan şey; kooperatifin amacına ulaşmasında kullanılan, uygulamada kooperatif aidatı denilen ve dayanağını Kooperatifler Kanunu m. 21`deki ” sair ödemeler” ibaresinden alan ödentilerdir. Ancak bu konuda kanunda iki kelimelik (sair ödemeler) bir düzenleme dışında başka bir hüküm bulunmamaktadır. “Sair ödemeler” le ilgili alınan kararlar; KK. m. 51/1`de yer alan “Kanun veya ana sözleşmede aykırı hüküm bulunmadıkça genel kurul kararlarında ve seçimlerde oyların yarıdan bir fazlasına itibar olunur.” hükmüne tabidir.

Bu arada önemle belirtmek gerekir ki; KK. m. 31`de düzenlenmiş “ek ödeme yüklemi” uygulamadaki “kooperatif aidatı” na karşılık gelen bir ödenti değildir. Ek ödemenin söz konusu olması için, KK. m. 31 uyarınca ana sözleşmede, ortakları ek ödemelerle yükümlendiren hüküm bulunması, ek ödemelerin yalnız bilanço açıklarını kapatmada kullanılması, KK. m. 52/1 uyarınca da, ek ödeme yükümleri ihdası hakkında alınacak kararlar için bütün ortakların 3/4`ünün rızası gereklidir. Görüldüğü üzere, kooperatiflerdeki aidat ödentilerinin KK. m. 31`deki “ek ödeme” kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir10.  Sonuçta, arsa sahibinin bu sıfatıyla kooperatife üye olmasının ayni sermaye konulması niteliğinde olmadığı kabul edilmelidir.

2) Arsa sahibi bu sıfatıyla kooperatife üye olması durumunda, hangi hukuki statü içinde olacaktır?

Bu durumda peşin ve sabit fiyatla kooperatif üyeliğinin ihdas edilmiş olduğu kabul edilmelidir. Arsa sahibinin kooperatife verdiği arsanın değeri, kooperatifçe kendisine yapılacak bağımsız bölüm veya bölümlerin değerine karşı gelecektir. Böyle bir uygulama;

a) Gayrimenkul alımında ve satımında takip edilecek usul ile alınacak gayrimenkulün niteliğini, yerini ve azami fiyatını, satılacak gayrimenkulün asgari fiyatını belirlemek (KK. m. 42/6), imalat ve inşaat işlerinin yaptırılma yöntemini belirlemek (KK. m. 42/7), yapı kooperatiflerinde; kooperatifin ortak sayısı ile yapılacak konut veya işyeri sayısını tespit etmek (KK. m. 42/8), genel kurulun devir ve terk edemeyeceği yetkilerinden olduğundan, arsa alımının kooperatif üyeliği karşılığında yapılacağına ve arsa sahibine peşin ve sabit fiyatla daire tahsis edileceğine dair detaylı olarak şartları ve kapsamı belirlenmiş bir genel kurul kararı ile özel statülü üyelik ihdas edilmesi,

b) Ortada kat karşılığı inşaat sözleşmesinin bulunmaması veya arsa sahibinin tercih hakkını arsa sahipliği sıfatını bırakarak, sadece üye olarak sürdürmekten yana koyması,

c) Arsanın tapusunun üyelik esnasında kooperatif mülkiyetine geçirilmesi,

d) Ana sözleşmede bunu engelleyen bir hüküm bulunmaması,

e) Arsa sahibinin verdiği arsanın değeri ile karşılığında alacağı bağımsız bölümün değeri arasında denklik bulunması, şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda yerinde görülebilir.

Bazı hallerde kooperatif üyeliği, kooperatife ait bazı işlerin yapılması karşılığında da kazanılabilmektedir. Örneğin, üyenin, aidat bedelini kooperatife iş yapması karşılığında (kooperatifin doğramalarını, camlarını, asansörlerini vs. yaparak veya malzeme temin ederek) ödemesi söz konusu olmaktadır. Genel kurulda karar alınmak suretiyle böyle bir uygulamaya gidilmesi de mümkündür.

3) Hem kat karşılığı sözleşmenin tarafı, hem de kooperatif üyesi olarak kalmak neden mümkün olamıyor?

Sadece arsa vererek kooperatife üye olmak yerine, hem kat karşılığı inşaat yapım sözleşmesinin tarafı, yani bu sözleşmeden doğan hakların sahibi, hem de arsa sahibi sıfatıyla kooperatif üyeliği mümkün olmamalıdır.

Kat karşılığı inşaat yapım sözleşmesindeki haklardan bağımsız olarak, arsa sahibine kalacak bağımsız bölümün üyelik yoluyla devri mümkün görülebilirse de, hem bu sözleşmeden doğan hakların sonuna kadar kullanılabilmesi, hem de kooperatifin üyesi olunabilmesinin doğuracağı olumsuz sonuçlar nedeniyle, bu tür uygulamalara göz yumulmaması gerekir.

Bu gibi durumlarda, arsa sahibi üye ile kooperatif arasında çıkan sorunlarda; “Borçlar Kanunu” nun satım ve istisna akdine ilişkin hükümlerinin mi, yoksa “Kooperatifler Kanunu” hükümlerinin mi uygulanacağı tartışması yaşanacaktır. Uyuşmazlığın çıkış nedenine göre uygulama yapılabileceği, yani, kooperatif ile arsa sahibi arasında uyuşmazlık çıkarsa, kat karşılığı inşaat yapım sözleşmesi, arsa sahibinin ortaklık sıfatı ile kooperatif arasında uyuşmazlık çıktığında da, Kooperatifler Kanunu ve ana sözleşme hükümlerinin uygulanacağı düşünülebilirse de, pratikte arsa sahibi ve üyelik sıfatının birbirinden soyutlanması o kadar kolay değildir.

Örneğin; kooperatif genel kurulunda, arsa sahibi sıfatıyla üye konumundakilerden, arsaların değerindeki artışın inşaat maliyetindeki artışların ve maliyetin çok gerisinde kaldığı iddia edilerek eşitlik ilkesi gereği ödeme talep edilmesinden veya arsa sahibi üyelere kalan bağımsız bölümlerin ayıplı-eksik yapılmasından ya da geç teslimi nedeniyle gecikme tazminatından doğan uyuşmazlıkta, bu konularda alınan kooperatif genel kurul kararları değil de, taraflar arasındaki kat karşılığı inşaat yapım sözleşmesi hükümleri dikkate alınmalıdır. Daha da somutlaştırırsak; 20 daireli bir kooperatif, % 40 arsa sahibine kalacak şekilde kat karşılığı sözleşme imzalamış ve 20 x % 40 = 8 adet daire için arsa sahipleri aynı zamanda kooperatife üye yapılmıştır. İnşaatın geç teslimi sonucu kat karşılığı sözleşmede her bir bağımsız bölüm için kararlaştırılan gecikme tazminatı veya cezai şartı arsa sahipleri kooperatiften talep ettiklerinde, 12 adet normal üye hesaplanan tutarın tamamını mı, yoksa paylarına düşen % 60` ını mı ödeyeceklerdir? Kanımca bu durumda, arsa sahibinin kooperatif üyeliği geçersiz sayılarak, kat karşılığı sözleşme hükümlerine değer verilmeli ve 12 adet normal üyeden gecikme cezasının tamamı tahsil edilmelidir.

Başka bir örnek vermek gerekirse; arsa sahibi üye, serbest giriş ve çıkış ilkesine göre kooperatiften çıkma hakkını kullanıp, kooperatife verdiği arsayı geri istediğinde, ya da inşaatın süresinde bitirilmemesi nedeniyle haklı olarak kat karşılığı sözleşmeyi geriye yönelik olarak feshettiğinde, kooperatif üyesi olarak doğacak hakların sahibi veya zararların sorumlusu olacak mıdır? Mesela, geriye etkili fesihte, kooperatif yaptığı imalatın bedelini sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre talep ettiğinde ve buna da hak kazandığında, imalat için hiçbir ödeme yapmamış ama üye sıfatı olan arsa sahibi bu bedelden hissesine düşeni isteyebilecek midir? Yine üyelik geçersiz sayılıp, arsa sahibi, yapılan imalatın kârsız değerinden bir bedel talep edememelidir.

Diğer bir örnek ise şöyledir. Arsa sahibi ile yapılan kat karşılığı sözleşmeye göre binalar inşaa edilirken, imar durumunda müspet bir değişim geldiğinde, kooperatif fazladan inşaatların yapımına zorlanabilecek midir? Genel kurulda üyelerin ekonomik durumunu ağırlaştıracağı gerekçe gösterilerek, yeni inşaat yapılmaması kararı alındığında, arsa sahibi sıfatıyla üye olan, arsa sahiplerinin bu genel kurul kararının iptali için üyelik sıfatlarını kullanarak iptal davası açmaları mı, yoksa kat karşılığı sözleşmeden doğan haklarını kullandıkları mustakil bir dava mı ya da her ikisini birden açmaları mı söz konusu olacaktır?

Arsa sahiplerinin bazılarının kooperatifle birlikte hareket etmesi durumunda, sorumluluk ve hakların belirlenmesi daha da zorlaşacaktır.

Yargıtay bir kararında, kooperatifle ihtilafa düşen kişinin kooperatif üyeliğinin ön sorun yapılması gerektiğini belirtmiştir. Karardan, üyelik veya sözleşme hükümlerinin birlikte ele alınmasının mümkün olmadığı sonucu çıkmaktadır.

– “Dava, davacı tarafından davalı kooperatiften satın alınan daire bedelinin sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca tazmini istemine ilişkindir. Böyle bir davanın çözümlenebilmesi için, öncelikle davacı ile davalı kooperatif arasında söz konusu daireye ilişkin olarak ortaklık ilişkisi kurulup, kurulmadığının belirlenmesi gerekmektedir. Eğer, davacı ortak ise uyuşmazlığın çözümünde 1163 Sayılı Yasa ve davalı kooperatif anasözleşme hükümleri, eğer taraflar arasında ortaklık ilişkisi kurulmamışsa satım akdine ilişkin hükümlerin uygulanacağı tartışmasızdır. Bu durumda mahkemece öncelikle davacının davalı kooperatif ortağı olup, olmadığı dava dışı kooperatif defter ve kayıtları üzerinde gerektiğinde bilirkişi incelemesi yapılmak suretiyle bir ön sorun olarak belirlendikten sonra, davacı isteminin değerlendirilmesi ve hasıl olacak sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerekirken, bu yönde hiçbir inceleme yapılmaksızın, ilişkinin satım akdi olarak nitelendirilmesi suretiyle yazılı şekilde hüküm tesisi hatalı olmuş ve kararın açıklanan nedenle davalı kooperatif yararına bozulmasına karar vermek gerekmiştir” (Y. 11. HD, 14.12.2004, E: 11157, K: 12374 – Kazancı Hukuk Sitesi).

Kanımca,; arsa sahibinin gerçek amacının BK. m. 18/1 uyarınca saptanması gerekir. Arsa sahibinin gerçek amacı arsasına karşı bağımsız bölüm almaktır. Bu nedenle de kooperatifteki üyeliğinin geçersiz olduğu kabul edilerek kat karşılığı sözleşme hükümlerinin uyuşmazlığa uygulanması yerinde olacaktır.

Arsa sahibi ve kooperatif aralarında, çift tipli-karma akit niteliğinde ve tam iki tarafa borç yükleyen, kat karşılığı inşaat sözleşmesi yapmışlardır. Satım akdindeki gibi ani edimli bir sözleşme söz konusu olmayıp, doktrin ve Yargıtay tarafından da benimsendiği gibi ani-geçici sürekli karmaşığı bir sözleşme söz konusudur. Burada, arsa sahibi ile kooperatif, karşılıklı ve sürekli menfaatleri çatışan bir sözleşmede taraf durumundadırlar. Kooperatif, arsa sahibine sözleşmeye uygun şekilde, bağımsız bölümlerini teslim etme, arsa sahibi de kooperatife kalacak bağımsız bölümlerin tapuda ferağını verme yükümlülüğü altına girmektedir.

Hem arsa sahibi, hem de kooperatifin üyesi olan kişinin, kat karşılığı sözleşmeden doğan uyuşmazlıkta, kooperatif tarafında yer alması ve onun menfaatleri doğrultusunda hareket etmesi beklenemez. Örneğin; arsa sahibi, kendisine kalacak bağımsız bölümlerin geç teslim edilmesi nedeniyle tazminat, ayıplı eksik işlerin bedelinin tahsili veya sözleşmenin ileriye-geriye etkili feshi ya da aynen ifadan vazgeçip müspet zararın tazmini vs. nedeniyle, kooperatif aleyhine dava açtığında, üye olarak katıldığı genel kurulda bu konularda aleyhine alınacak her türlü kararı iptal ettirme hakkına sahip olacak, kooperatifin işleyişini bozacaktır.
Daha da ilginci, arsa sahibinin sayısının çok fazla olduğu kooperatiflerde arsa sahiplerinin azınlık veya çoğunluk teşkil ederek, kooperatifin menfaatlerine aykırı olarak genel kurullarda karar alabilmelerinin önü açılmış olacaktır. Bariz bir örnek vermek gerekirse, 20 daireli bir kooperatif, 8 adet arsa sahibiyle % 40 arsa sahibine kalacak şekilde kat karşılığı sözleşme yaptığında, genel kurula katılan 8 kişinin yanlarına 3 kişi daha alarak ne kadar vahim sonuçlara varacak uygulamalara gidebileceği ortadadır.
Arsa sahibi üyenin, kooperatif üyeliğinden doğan, genel kurula katılma, oy kullanma, genel kurul başkanlığına, yönetim kurulu, denetim kurulu üyeliklerine seçme ve seçilme, alınan kararlara muhalefet etme, iptal davası açma, ticari defterleri inceleme hakları ve olumlu-olumsuz azınlık haklarını kullanma hakları ile arsa sahibi sıfatından doğan ve kooperatifi, kat karşılığı sözleşmeye uygun olarak bağımsız bölüm yapmaya zorlayan haklarının birbiriyle bağdaştırılması imkansızdır.

Kooperatifler Kanunu MADDE 1.- (Değişik: 5146 – 21.04.2004 / m. 1) Tüzel kişiliği haiz olmak üzere ortaklarının belirli ekonomik menfaatlerini ve özellikle meslek veya geçimlerine ait ihtiyaçlarını işgücü ve parasal katkılarıyla karşılıklı yardım, dayanışma ve kefalet suretiyle sağlayıp korumak amacıyla gerçek ve tüzel kişiler tarafından kurulan değişir ortaklı ve değişir sermayeli ortaklıklara kooperatif denir.

Arsa sahibinin ekonomik menfaati; arsasını değerlendirmek ve en uygun şekilde rantını elde etmektir. Arsa sahibi arsasını başka bir kooperatife veya müteahhide kat karşılığı vererek her zaman değerlendirme imkanına sahip durumdadır. Bu kişiyi, ortaklarının konut ihtiyacını karşılamak için kurulan bir kooperatifte, daire sahibi olmak için aidat ödeyen üye ile aynı statüye sokmanın kooperatifleşmenin amacına aykırı olacağı ve olumsuz sonuçlar doğuracağı açıktır.

– “Arsa sahibinin kooperatife üye yapılması, bir nevi imtiyazlı ortak statüsünün ihdasına yol açar. Arsa sahibi sıfatıyla üye olan kişi bir yandan kooperatif üyesi olmakla kazandığı haklara sahipken, diğer yandan kat karşılığı sözleşmeden doğan diğer haklara da sahip olmaktadır. Kooperatifler Kanunu m. 23`de kabul edilen hak ve vecibelerde eşitlik ilkesine aykırı olan bu imtiyazlı ortaklığın, konut kooperatifinin amacına uygun ve olağan kabul edilmesi mümkün görülmemektedir” (Yargıtay aşamasındaki bir dosyadaki bilirkişi kurulu raporundan)

4) Kooperatiflerde açık kapı ilkesi mevcuttur. Ortaklık şartları bakımından yasa ve ana sözleşmenin öngördüğü şartlar dışında yeni şartlar getirilmesi mümkün müdür?

“Gönüllü ve serbest giriş ilkesine göre, kooperatifler gönüllü kuruluşlar olup, hizmetlerinden yararlanabilecek ve kooperatif ortaklığının sorumluluklarını kabul eden herkese, cinsel, sosyal, ırksal, siyasal ve dinsel ayrım gözetmeksizin açıktır. Bu ilkeye göre, kooperatif ortaklığı herkese değil, kooperatif ortaklığının sorumluluklarını kabul eden kimselere serbesttir”11.

Arsa sahibinin hiçbir mali yükümlülüğe girmeksizin kooperatife üye yapılmasının arkasında ahlaka adaba aykırı amaçlar bulunmaktadır. Bu nedenle yapılan uygulama batıldır. Genel kurul kararı ile yapılsa dahi batıl sayılmalıdır. Çünkü;

a) Bu uygulamanın kökeninde kooperatiflerin Katma Değer Vergisi istinasından yararlanma, daha da açıkçası vergi kaçırma amacı vardır.

b) Arsasına karşı zaten bağımsız bölüm alma hakkına sahip olan arsa sahibinin, ayrıca kooperatife üye yapmanın arkasında, ahlaka ve adaba aykırı olarak, görünürde ve gizli

amaçlar taşındığı ve muvazaalı işlemlerin bulunduğu ortadadır. Bu yolla, arsa sahipleri de, kendilerine kalan taşınmazları tapu dairesinde resmi satım yapmadan diğer kooperatif üyeleri ve 3. şahıslara devredebilme hakkına kavuşmaktadırlar.

c) Çok daha önemlisi ise, arsa sahibi sıfatıyla üye olan arsa sahibinden, kooperatif üyeliğinin, kooperatif yöneticileri tarafından devralınarak, kooperatifin zarara uğratılmasının önünün açılması ve Kooperatifler Kanunu m. 59/6`daki yasağın delinmesidir.

Bilindiği üzere KK. m. 59/6`da

“Yönetim kurulu üyeleri ve kooperatif personeli ortaklık işlemleri dışında kendisi veya başkası namına, bizzat veya dolaylı olarak kooperatifle kooperatif konusuna giren bir ticari muamele yapamaz.”

denilmektedir. 3476 – 06.10.1988 Tarih ve 3476 Sayılı Yasa ile eklenen bu ek fıkranın gerekçesinde ise aynen şöyle denilmektedir.;

“Kooperatif yöneticileri ile personeline kooperatifle iş yapma yasağı getirilerek, yönetici ve personelin bu yolla menfaat temin etmeleri ve tartışmalı işlemlere girişmeleri engellenmeye çalışılmıştır.”

KK 59/6. maddesinde “ticari muamele”den bahsedilmektedir. TTK 12/3`de “her çeşit imal ve inşa” veya “mahiyetçe buna benzeyen işlerle” uğraşmak üzere kurulan müesseselerin ticari işletme sayılacağı belirtilmiştir.

TTK m. 3`de de; ticari işletmeleri ilgilendiren bütün muamele, fiil ve işlerin; ticari iş olduğu belirtilmiştir.

Arsa sahibi sıfatıyla üye olan kooperatif yönetici veya personeli kat karşılığı sözleşmeden doğan haklarını kullanırken arsa sahibi sıfatıyla hareket etmektedir. Kooperatifin yaptığı inşaat işi ticari işletme kapsamında sayıldığından ve TTK m. 21/2`de ” Taraflardan yalnız biri için ticari iş mahiyetinde olan mukaveleler, kanunda aksine hüküm olmadıkça, diğeri için de ticari iş sayılır.” denildiğinden, arsa sahibi sıfatıyla üye konumunda olan kooperatif yönetici veya personeli, doğrudan kooperatifle kooperatif konusuna giren ticari muamele yapan kişi konumunda bulunmaktadırlar.

Böyle bir uygulamanın en sakıncalı yanı, kooperatif yöneticileri ve memurları ile yakınlarının arsa sahibi sıfatıyla üye olarak hiç aidat ödemeden üye yapılmalarına imkan tanıması ve bu yolla üye olan yöneticilerin, normal aidat ödeyen üyeler aleyhine yorum ve uygulamalara başvurmalarıdır. Arsa sahibi sıfatıyla üye konumundaki yönetim kurulunun aidat ödeyen üyeler lehine veya en azından eşit davranmalarını beklemek hayatın olağan akışına aykırıdır.

Aksinin kabulü, kooperatif yönetim kurulunun, arsa sahipleri kooperatif üyesi olmadan dahi onlardan bağımsız bölüm veya arsayı devralarak aynı zamanda kat karşılığı sözleşmenin tarafı olmasının olağan karşılanması sonucunu doğurur. Yani üyelik hakkının kat karşılığı sözleşmeden doğması nedeniyle, bu sözleşmeden bağımsız olarak devri mümkün olmadığından, bu durumda, arsa sahibinden üyeliği devralan yöneticinin kat karşılığı sözleşmenin de tarafı haline gelmesi söz konusudur.

Böyle bir uygulama; arsasını kooperatife kat karşılığı veren arsa sahibinin, aynı zamanda kooperatifin yönetim kurulu başkanı olmasının mümkün olduğu sonucunu doğurur ki, bunu kabul etmek mümkün değildir.

Kaldı ki Kooperatifler Kanunu`nda yeni yapılan düzenlemeler ile (m. 1 ve m. 9), tüm tüzel kişilerin kooperatif üyesi olmasının önü açıldığından, arsa sahibinin bir ticari şirket olması durumunda oluşacak vahim sonuçlar daha da büyüktür. Örneğin arsasını kooperatife kat karşılığı veren bir inşaat şirketi, kooperatife üye yapılabilecek ve bu şirketin temsilcisi de kooperatifin yönetim kurulu başkanı olabilecektir. Kat karşılığı sözleşmeye bağlı hakları olan inşaat şirketi temsilcisinin, kooperatif inşaatının yapımı sırasında şirket ile kooperatif arasında çıkacak ihtilaflarda, kooperatif üyelerinin haklarını koruyabilmesi mümkün değildir.

Bu nedenle, arsa sahibinin, açıkça, kat karşılığı sözleşme ile bağlı olmayacağını açıkladığı durumlar hariç olmak üzere, esas amacının, üyelik değil de, arsasını kat karşılığı vermek olduğu kabul edilerek, üyeliğinin geçersiz olduğu kabul edilmelidir.

5) Kooperatif yöneticisinin arsa sahibi sıfatıyla üye olması, kat karşılığı sözleşmedeki iki tarafı da temsil etmesi sonucunu doğurmaz mı?

Böyle bir uygulama, çifte temsil yasağının çiğnenmesine de yol açar. Bilindiği üzere KK. m. 98 de;

“Bu kanunda aksine açıklama olmayan hususlarda Türk Ticaret Kanunu`ndaki Anonim Şirketlere ait hükümler uygulanır.” denilmektedir.

TTK 334`de de;

“İdare meclisi azalarından biri umumi heyetten izin almadan kendi veya başkası namına bizzat veya dolayısıyla şirketle şirket konusuna giren bir ticari muamele yapamaz. Aksi takdirde şirket yapılan muamelelerin batıl olduğunu iddia edebilir. Aynı hak diğer taraf için mevcut değildir” denilmektedir.

Kooperatifin yönetim kurulu üyesi ve aynı zamanda kat karşılığı sözleşmenin tarafı olan kişinin, kooperatif inşaatı konusunda yaptığı her işlemin, çifte temsil yasağına tabi olması söz konusudur. Ancak bu kapsamda yapılan işlemlerin batıl değil de, iptali kabil olduğu TTK m. 334 metnindeki “batıl olduğunu iddia edebilir” hükmünden anlaşılmaktadır. Yani şirketin icazet vermesi ile sonradan işleme geçerlilik tanıması mümkün bulunmaktadır.

Fakat kooperatifler bakımından, KK. m. 59/6 daha özel ve emredici olduğundan, kooperatif yöneticisinin kendisiyle ticari iş yapması batıl sayılmalıdır.

6) Arsa sahibinin kooperatife bu sıfatla üye yapılması, KK. m. 23`de öngörülen eşitlik ilkesinin çiğnenmesine yol açar mı?

Yargıtay;

Yapı kurma işlerinin tamamlanmasında olağanüstü katkıları olan emanet komisyonu üyeleri ile kooperatif yönetim kurulu üyelerinin bu katkıları karşılığında kura dışı kalmalarının yasa ve ana sözleşmeye aykırı olmadığı gibi hak ve nefasete uygun olduğuna (Y. 11. HD., 03.03.1981, E. 287, K. 910),

Önceden genel kurulca karar vermek koşuluyla,konutların inşaatı için yatırılan aidatları tam ve zamanında yatıranlara önceden kura çektirmenin yasaya aykırı olmadığına (Y. 11. HD., 25.12.1989 E. 10087 K. 7467),

Genel kurul kararı var ise yeni ortaktan eski ortaklara göre farklı ve fazla bir bedel alınabileceğine (Y. 11. HD., 09.03.1992 E. 5649, K. 3330),

Kooperatif genel kurulunun ödemelerini düzenli yapan ortaklarla yapmayanlar arasında bir ayrım yapabileceğine, bu yönün kamu düzeniyle ilgili olmadığına (Y. 11. HD., 06.11.1995 E. 5828, K. 8326), hükmetmiştir12.

Gerçekten kooperatif iki tipte konut yapıyor ve konutlardan birinci tiptekiler 100 m2, ikinci tiptekilerde 200 m2 ise, her tip için toplanacak aidatların arasında 2 katı fark olması eşitlik ilkesini ihlal etmeyecektir.

Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, kat karşılığı inşaat yapım sözleşmesinin tarafı olan arsa sahiplerinin kooperatife arsa sahibi sıfatıyla üye olabilip olamayacaklarına dair yapılan başvuruya verdiği 21.07.2004 tarih ve 10623 sayılı yazıda aynen şöyle demektedir;

– “1163 sayılı Kooperatifler Kanunu`nun 23. maddesine göre, ortaklar bu kanunun kabul ettiği esaslar dahilinde hak ve vecibelerde eşittirler.

Kat karşılığı arsasını kooperatife veren ve aynı zamanda da ortak kaydedilen şahısların ortaklık işlemleri “arsa sahibi” sıfatıyla değil, “ortak” sıfatıyla devam edeceğinden, yapılan sözleşme gereği, arsa karşılığında kendilerine verilen konut dışında, aynı zamanda ortak olmaları sebebiyle kooperatife kalan konutlardan paylarına düşeni kendilerine verilmesi gerekmektedir.

Bu nedenle arsa sahipleri de ortak olmaları sıfatıyla, diğer ortaklar gibi genel kurulca belirlenen tüm ödemeleri (genel gider, arsa payı, inşaat giderleri gibi) yapmakla yükümlü olduğundan, böyle bir ödeme yapmayan arsa sahiplerinin, “arsa sahibi” sıfatıyla ortak kaydedilmelerinin mümkün olmadığı düşünülmektedir.”

Yazıdan, bakanlığın KK. m. 23`deki hükmü mutlak eşitlik anlamında yorumladığı anlaşılmaktadır. Oysa genel kurul kararı ile, yukarıda 2. soruda belirtilen şartların sağlanması halinde, yani arsa sahibinin bu sıfatını ve kat karşılığı sözleşmeden doğan haklarından vazgeçmesi durumunda arsa sahiplerinin arsa karşılığında kooperatife üye yapılmaları mümkün olmalıdır diye düşünüyorum. Ancak arsa sahibinin böyle riskli bir sözleşme yapmada hukuki menfaati bulunmayacağından, bu görüşüm teoride kalmak durumundadır. Çünkü, hiçbir gidere ve sorumluluğa katlanmadan kat karşılığı sözleşmeye istinaden bağımsız bölüm alma hakkına sahip olan arsa sahibinin, bu sıfatını bırakarak kooperatif üyeliğini tercih etmesi beklenemez. Fakat, sözleşme serbestisi kapsamında, böyle bir tercihin yapılması ve sonuçlarına katlanılmasının da kabul edilmesi durumunda, arsa sahibinin kooperatif üyesi olması mümkün olmalıdır.

7) Genel kurul kararı ile eşitlik ilkesinin dışına çıkılabiliyorsa, yine genel kurul kararı ile arsa sahiplerine imtiyazlı ortaklık tanınması neden mümkün olamıyor?

Sabit fiyatla bazı ortaklara konut tahsisine genel kurul tarafından karar verilmesi mümkündür (Y. 11. HD., 14.03.1996, E. 8775, K. 1698)13.

Bazen imar durumunda oluşan müspet bir değişim veya ortaklıktan çıkma ya da çıkarılma gibi durumlarda kooperatifin elinde olan bağımsız bölümleri, genel kurul kararına dayanarak sabit fiyatla satması mümkün olmakta ve elde edilen para, kooperatifin amacına ulaşmasında büyük katkı sağlayabilmektedir.

Fakat KK. m. 23`deki hükmün sınırsız olarak genel kurul tarafından bertaraf edilebileceğini kabul etmek mümkün değildir. Mutlak eşitlik ilkesinin genel kurul kararı ile yumuşatılmasına imkan veren Yargıtay kararları incelendiğinde, kararlarda bu ilkenin çiğnenmesinin makul gerekçelerinin gösterildiği görülmektedir (Bakınız 6. soru altındaki Yargıtay Kararları).

Arsa sahibi sıfatıyla üye olan kişinin kat karşılığı sözleşmeden ve kooperatif üyeliğinden doğan haklarını birlikte kullanmasının yaratacağı eşitsizlik, hak ve adalete uygun olmadığı gibi, yukarıdaki bölümlerde açıklandığı üzere, Kanunun emredici hükümlerinin (KK. m. 59/6, m. 23, BK. m. 19, m. 20) çiğnenmesine de sebebiyet vermektedir.

Eşitlik ilkesinin temelinde, “Ortağın Demokratik Yönetimi” ilkesi yatmaktadır. Bu ilkeye göre, kooperatifler ortakları tarafından yönetilen demokratik kuruluşlardır. Bunun sonucu olarak ortaklar arasındaki eşitliği bozan uygulamaların, kooperatif ilkeleri ve amacına aykırı olduğu sonucuna varılır.

Kooperatifler Kanunu`nun 23. maddesine tekabül eden gerekçesinde aynen şöyle denilmektedir;

– “Ortak hak ve ödevlerini kapsayan üçüncü bölüm hükümleri, İsviçre Borçlar Kanunu`nun 860, 872`nci maddeleri esas alınarak düzenlenmiştir. Bu faslın temelini, hak ve ödevlerde, sermaye konulmasında, sorumlulukta, sonuç hesaplarının göstereceği fiyat farkının dağıtımında eşitlik ve adalet, dış münasebetlerde de emniyet prensibi teşkil etmiştir.”

Nitekim Yargıtay bir kararında; kendisine sabit fiyatla konut tahsis edilerek üye yapılan ortakla imzalanan sözleşmedeki cezai şartı eşitlik ilkesine aykırı bularak geçersiz saymıştır.

– “Davacı, davalı kooperatifin 05.09.1990 tarihli genel kurul kararına göre, 06.11.1990 tarihli sözleşmeyle satın aldığı konutun 15.04.1992 tarihinde teslimi gerekirken, henüz teslim edilmediğini, sözleşmeyle davalı kooperatifçe her gecikilen gün için bir milyon lira ödenmesinin taahhüt edildiğini ileri sürerek, 2.000.000.000-TL cezai şart alacağının faiziyle birlikte davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.

Taraflar arsasındaki alt başlığı “tahsis üye girişi” olan “İnşaat Satış Sözleşmesi” başlıklı sözleşme ile 05.09.1990 tarihli genel kurul kararı ile verilen yetki doğrultusunda henüz inşaat halinde olan bir adet kooperatif dairesinin davacıya ve dava dışı oğluna belli bir bedelle satımı, bu işlemle birlikte davacı ve oğlunun kooperatif ortaklığına alınması kararlaştırılmış ve nitekim sonradan düzenlenen ortaklık senediyle de, ortaklığa kabul prosedürü ikmal edilmiştir.

1163 sayılı Kooperatifler Kanunu`nun 23. maddesi hükmü uyarınca, kooperatif ortakları bu sıfatlarından doğan hak ve yükümlülüklerde eşittirler. Bu bakımdan, değinilen 06.11.1990 tarihli sözleşmenin cezai şartları bölümünde dairenin onaltı ay içerisinde davacıya teslim edilmemesi halinde, gecikilen her gün için bir milyon lira cezai şart ödenmesi yolunda kooperatifin taahhüt altına girmiş olması, açıklanan eşitlik ilkesine aykırı olarak bir kısım kooperatif ortaklarına ayrıcalıklı statü tanıma sonucunu doğurmakla, geçerlilik taşımadığından, davanın reddi gerekirken, aksi düşüncelerle yazılı biçimde karar verilmesi doğru görülmemiştir” (Y. 11. HD., 06.10.1998 E. 2802, K. 6292)14.

8) Peki genel kurul kararı ile sabit fiyatla konut tahsisi yapıldıktan sonra, kooperatif inşaatlarının teslimi sırasında, normal aidat ödeyen üyenin, sabit fiyatla konut alan üyeden daha fazla bedel ödediğini iddia ederek, eşitlik ilkesi gereği denkleştirme talep etmesi mümkün müdür?

Bu sorunun yanıtı eşitlik ilkesine aykırı olarak alınan kararın batıl mı yoksa iptale tabi mi olduğu sorusuna verilecek yanıta göre belirlenebilir. Eğer karar iptale tabi kabul edilirse, iptal yoluna başvurularak, eşitliği bozan genel kurul kararı iptal edilmediği için, geçerlilik kazanacak ve eşitliğin sağlanması için denkleştirme talep edilemeyecektir. Eğer eşitliği bozan genel kurul kararı batıl sayılırsa, geçersizliğinin tespiti ile denkleştirme her zaman talep edilebilecektir.

Yargıtay, Kooperatifler Kanunu`nun 23. maddesine aykırı eylem ve kararın batıl olmayıp, iptali kabil bir karar olduğu düşüncesindedir (Y. 11. HD., 23.06.1994 E. 873, K. 5416, Aynı doğ.; Y. 11. HD., 29.11.1999, E. 7981, K. 9704)15.

Yargıtay`ın görüşüne göre, ortakların hak ve vecibelerde eşit olmalarına dair hüküm, emredici değil de düzenleyici niteliktedir.

Eşitliği bozan genel kurul kararının iptale tabi olduğu kabul edildiğinde, ortağın KK. m. 53`deki şartlara uygun olarak, karara karşı red oyu kullanması, bunu da tutanağa yazdırması ya da söz konusu maddedeki diğer şartların varlığının olması ve toplantıyı kovalayan günden başlamak üzere bir ay içinde iptal davasını açması gerekmektedir. Aksi taktirde, eşitliği bozan karar kesinleşmiş olur. Bu karara göre kooperatif üyesi olan ortak bakımından da kazanılmış hak söz konusu olur.

Kanımca, kat karşılığı sözleşme gereği arsa sahibi ve kooperatif üyesi sıfatını birlikte taşıyan ortağın üyeliğinin geçersizliği; iptale değil, mutlak butlanla geçersizliğe, hatta, yokluğa tabidir. Çünkü bu durumda eşitlik ilkesinin ağır ihlali söz konusudur.

Kaldı ki; arsa alımı kooperatifin kuruluşu aşamasında yapılmaktadır. Kuruluş aşamasında, az sayıdaki kurucu ortakların katılımı ile alınan kararlar sonucu, arsa sahiplerinin kooperatife üye yapılmalarının geçersiz sayılması, sonradan üye olanların haklarının korunması bakımından da zorunludur.

Arsa sahiplerinin üyeliklerinin geçersiz sayılması, onların kazanılmış haklarını ortadan kaldırmaz. Çünkü kat karşılığı inşaat sözleşmesi geçerliliğini koruyacağından, bu sözleşmeden doğan haklarına bir zarar gelmeyecektir.

9) Genel kurul kararı olmaksızın, fiili uygulamalarla eşitlik ilkesinin dışına çıkılırsa ne olur?

Genel kurul kararı olmaksızın eşitlik ilkesinin dışına çıkılması durumunda eşitliği sağlayıcı denkleştirmenin yapılması gerekmektedir.

Yargıtay`a göre; ortaklar arasında eşitlik ilkesinin dışına çıkılmak istendiği taktirde, bu husus mutlaka yönetim kurulunca, genel kurula getirilmeli ve genel kurulca karara bağlanmalıdır. Eski yöneticilerin geçmiş faaliyet dönemlerinin ibra edilmiş olması, sabit fiyatla konut tahsis edilen ortağın durumunun genel kurulca zımnen onaylandığı şeklinde yorumlanamaz. Genel kurul kararının bulunmadığı bu durumda, sabit fiyatla üye olan ortağın ödediği aidat miktarlarının peşin ödemenin ödeme tarihleri veya tarihi göz önüne alınarak, buna göre fiyat artışları, başka bir deyişle eskalasyon oranı dikkate alınarak, ödenen aidat – aidatların toplamı ile ödemelerini düzenli yapan ortakların da ödedikleri miktarların aynı ilke ile belirlenip, ortaya çıkan aidat toplamlarının karşılaştırılması ile sabit fiyatla konut tahsis edilen üyenin borç durumunun belirlenmesi gerekmektedir (Y. 11. HD., 14.03.1996, E. 8775, K. 1698, Aynı doğ; Y. 11. HD., 23.05.1996, E. 1552, K. 3721)16.

Bu denkleştirme, arsa sahiplerinin üyeliğinin geçerli sayılması durumunda, arsa sahibi üyeler bakımından şöyle yapılmalıdır. Denkleştirmenin yapılacağı tarih olan, konutların tesliminden sonra kesin maliyetlerin ortaya çıktığı an itibarıyla, normal aidat ödeyen bir üyeden toplanan tutarlar TEFE, TÜFE, döviz kurları, faiz oranları ve sair dikkate alınarak güncellenmelidir. Arsa sahibinin, güncellemenin yapıldığı tarih itibarıyla, alacağı bağımsız bölüme karşılık gelen arsanın serbest piyasa rayiçlerine göre değeri bulunmalıdır. Normal kooperatif üyesinin ödediği aidatların güncellenmiş değeri ile arsanın değeri arasındaki fark, arsa vererek üye olan kişiden, kooperatif tarafından istenebilmelidir.

Kanımca, sabit fiyatla bağımsız bölüm sahibi olmak isteyen kişinin kooperatife üye olmadan bu amacına ulaşması daha doğru olur. Bu da, şartları açıkça belirlenmiş, doğrudan bir satım sözleşmesi veya gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi ile yapılabilir. Sabit fiyatla kooperatiften bağımsız bölüm alanların, bu yola başvurmaları, ileride çıkacak uyuşmazlıklarsa kendilerinin ek ödemelerle yükümlendirilmelerini engelleyecektir.

10) Arsa sahibinin bu sıfatıyla kooperatife üye yapılması konusunda Yargıtay`ın görüşü nedir?

Bu konuda Yargıtay`ın net bir görüşü bulunmamaktadır. Ancak, bir kısım kararlardan böyle bir uygulamanın mümkün olabileceği izlenimi doğmakla beraber, bunun şartlarının belirgin olmadığı görülmektedir. Bu kararların tamamını aşağıda sunuyorum.

– “Davada davacı yüklenicinin davalı arsa sahibine isabet eden 8 dairede fazladan yaptığı işin bedeli istenmiş, mahkemece davanın kabulüne dair verilen karar davalı vekilince temyiz edilmiştir. Taraflar arasındaki sözleşmenin 5. maddesinde arsa sahiplerinin kooperatife üye kaydedilecekleri, üye aidatı istenmeyeceği tüm mali sorumluluğun diğer üyeler tarafından karşılanacağı, 6. maddede ise arsa sahibinin alacağı dairelerin diğer dairelerden farklı olmayacağı kabul edilmiştir. Bu durumda üyelere kura yoluyla isabet eden dairelerde sözleşme dışında yapılan fazla işler diğer kooperatif üyelerinin dairelerine de aynen yapıldığından sözleşme gereğince arsa sahibi davalının bu fazlalıktan sorumlu tutulması mümkün bulunmadığından, mahkemece davanın reddi yerine kısmen kabulü doğru görülmemiş hükmün bozulması gerekmiştir” (Y. 15. HD., 20.03.1996 1242/1542)17.

– “Ortak arsa vermiş ve ortak olmuş bulunmasına göre, dava tarihindeki arsa değeri göz önüne alınarak değerlendirme yapılması gerekir” (Y. 11. HD., 21.05.1996, E. 1340, K. 3695)18.

-”Kooperatife arsa verilerek üye olunmuş, karşılığında herhangi bir ücret (aidat) alınmadan konutların yapılacağı kararlaştırılmıştır. KK` da 3476 Sayılı Kanunla yapılan değişiklikle arsa alma yetkisi genel kurula bırakılmış ise de 3476 Sayılı Kanunda yapılan değişiklikten önce, kooperatif adına yönetim kurulu tarafından yapılan sözleşmeler geçerli olduğundan ona göre hüküm verilmelidir” (Y. 11. HD., 12.08.1997, E. 7886, K. 5764)19.

– “Kooperatif genel kurulu, kooperatif konutları için alınan arsa sahiplerinden aidat toplanmayacağına ilişkin karar almış olmasına göre, konut yapımında zorunlu olan elektrik trafosu, istinat duvarı ve kanalizasyon için yapılan giderler, arsa vererek ortak olan arsa sahiplerinden istenemez” (Y. 11. HD., 25.11.1998, E. 4003, K. 8233)20.

– ” Davacının arsasını kooperatife vermek suretiyle ortak olduğu ve kendisine A-11 Blokta 5 konut verildiği, Dairemizin 26.9.1994 gün 1601/6766 sayılı kararı ile onanan ve karar düzeltme talebi reddedilen Zonguldak 1. Asliye Hukuk Mahkemesi`nin 10.11.1993 gün 261/696 sayılı kararına göre, davacıdan şerefiye dışında hiçbir nam altında para alınamayacağının karara bağlandığı anlaşılmıştır” (Y. 11. HD., 21.05.1999, E. 3802, K. 4253)21.

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, 04.03.1986 T. 901/1344 sayılı kararında arsa sahibi olan kooperatif ortaklarının müşterek giderlere katılmak zorunda olduklarını belirtmiştir22. Ancak bu kararın somut içeriği, karar metninde yazılmamıştır.

Yine Yargıtay, arsa sahibine kurasız konut seçme hakkının tanınması durumunda bile bu kişinin de şerefiye karşılığını ödemesi gerektiğini belirtmiştir (Y. 11. HD., 22.09.1994, E: 2652, K: 6663)23.

Yukarıdaki kararlardan, Yargıtay`ın arsa sahibinin bu sıfatla kooperatif üyesi olmasına sıcak baktığı anlaşılmaktadır. Ancak Yargıtay kararlarında, kat karşılığı inşaat yapım sözleşmesinden doğan haklarla, kooperatif üyeliğinden doğan hakların birlikte kullanılmasının mümkün olup olmadığının ve bunun sonuçlarının, özellikle de kooperatif yöneticileri bakımından arsa sahibi sıfatıyla üyeliğin KK. m. 59/6`ya ve emredici kurallara aykırılığının tartışılmadığı görülmektedir.

11) Arsa sahibinin kooperatife üye yapılması durumunda kooperatif ortakları hangi hukuki yollara başvurabilirler?

Üyeliğin Genel Kurul Kararına Dayanmaması:

Öncelikle böyle bir uygulamanın genel kurul kararına dayanılmaksızın yapılması durumunda, yok hükmünde veya geçersiz olduğu, her zaman için ileri sürülebilir diye düşünüyorum. En azından usul yönünden geçersizlik söz konusu olur. Çünkü; arsa alımındaki usul ile ortak sayısı ve konut -işyeri sayısının belirlenmesinin KK. m. 42`de genel kurulun devir ve terk edemeyeceği yetkisi olduğu ve KK m. 59/son`da da, yönetim kurulu üyelerinin genel kurulun devredemiyeceği yetkilerini kullanamayacağı belirtilmiş olup, yukarıdaki hükümler emredici niteliktedir.

Kooperatifin dava açmasını beklemeden, yönetim kurulunun aldığı kararın batıl veya yok hükmünde olduğunun tespiti de, her üye tarafından mahkemeden istenebilir.

Kooperatifin Geçersizliği İleri Sürmesi; Fiili olarak arsa sahiplerinin kooperatife üye yapılması ve uzun süre genel kurullarda böyle bir uygulamaya karşı çıkılmaması durumunda, bunun genel kurulca zımnen benimsenmesi ve daha sonra, üyeliğin geçersiz olduğunun iddia edilmesinin MK m. 2`deki iyi niyet ilkesine aykırı olacağı, karşı iddia olarak ileri sürülebilir. Yargıtay`ın da arsa sahibi sıfatıyla üyelik konusuna soğuk bakmadığı, eşitlik ilkesine aykırı uygulamaların butlana değil de, iptale tabi olduğunu kabul ettiği, bu nedenle arsa sahibi sıfatıyla sürdürülen üyeliklerin yokluk veya geçersizlik değil de, iptali kabil olduğunun kabul edilmesi halinde, eda davasının açılmasının mümkün olduğu durumda, tespit davası açılamaz denilerek, bu konuda, kooperatif tarafından açılacak davanın reddedilebileceği de dikkate alındığında, terditli olarak talepte bulunulması daha uygun olacaktır.

Yani, arsa sahiplerinin üyeliğinin yok hükmünde olduğunun tespitine veya geçersiz sayılmasına, bu mümkün olmadığı, yani, arsa sahibinin bu sıfatla üyeliğinin geçerli olduğu kabul edildiği taktirde, eşitlik ilkesi gereği, normal aidat ödeyen üyenin konut maliyetlerinin kesinleştiği teslim tarihinden sonra dava veya karara en yakın tarih itibarıyla güncellenmiş aidat ödemesi ile arsa sahibi üyelerin aynı tarih itibarıyla arsa değeri arasındaki farkın bedelinin yasal faiziyle beraber tahsili için kooperatif tarafından, doğrudan arsa sahibi sıfatıyla üye olan ortaklardan talepte bulunulabilir, kabul etmeyenler aleyhine de dava açılabilir. Genel kurul veya TTK m. 341 uyarınca azınlığın kararı ile yöneticilere de sorumluluk davası açılabilir.

ZARAR: Yukarıda da belirtildiği üzere, burada, arsa sahibinin üyeliğinin geçerli sayılması durumunda; zarar olarak sadece; normal aidat ödeyen üyenin konut maliyetlerinin kesinleştiği teslim tarihinden sonra, dava veya karara en yakın tarih itibarıyla güncellenmiş aidat ödemesi ile arsa sahibi üyelerin aynı tarih itibarıyla arsa değeri arasındaki fark, objektif olarak dikkate alınmıştır. Bu makalede “zarar” ile objektif olarak bu husus kastedilmiştir.

Ancak, arsa sahiplerinin üyeliği nedeniyle doğacak bir çok zararın söz konusu olabileceği dikkatte alınmalıdır. Örneğin; arsa sahiplerinin genel kurulda azınlık veya çoğunluk teşkil ederek, normal aidat ödeyen üyeler aleyhine kararlar alıp uygulatmaları gibi.

Böyle bir davayı kooperatif -genel kurul kararı ile- açmaktan imtina ederse, normal aidat ödeyen üye ne yapabilir?

Bu durumda arsa sahibinin üyeliğinin zımnen benimsenmesi söz konusudur. Kanımca; arsa sahibinin, bu sıfatla kazandığı üyeliğin yokluğunun veya geçersizliğinin tespiti için normal aidat ödeyen ortak tarafından her zaman dava açılabilir. Arsa sahibi sıfatıyla üyeliğin geçerli sayılması durumunda ise, normal aidat ödeyen üye, zararının tazmini için dava açabilir.

Arsa sahibinin bu sıfatla üyeliğinin geçerli sayılması nedeniyle doğan zararın istenmesi ile ilgili açıklama yapmadan önce, üyelerin dava haklarının hukuki dayanaklarını belirtmek ve incelemekte fayda vardır.

Bilindiği üzere, kooperatif ortakları Kooperatifler Kanunu`na göre iki türlü dava açma hakkına sahiptirler; Birincisi, KK m. 16`da öngörülen ortaklıktan çıkarma kararına karşı açılan “İTİRAZ DAVASI”, ikincisi de, KK m. 53`e göre genel kurul kararları aleyhine açılan “BOZMA DAVASI” dır. Bu iki dava dışında, ortaklar bakımından Kooperatifler Kanunu`nda hukuk davası öngörülmemiştir.

Yargıtay, konutların maliyetlerine veya kura çekimine ilişkin yönetim kurulu kararlarına karşı itirazların, genel kurula yapılmadan doğrudan dava açılamayacağını, KK 16 ve 53`üncü maddelerinin birlikte incelenip yorumlanması halinde; kooperatif ortaklığından ihraç kararı dışında yönetim kurulu kararları ve eylemleri aleyhine ortaklarca kooperatife doğrudan doğruya bir dava açılamayacağı gerekçesine dayanarak belirtmektedir (Y. 11. HD., 10.06.1987, E: 3240, K: 3514 age s. 311, aynı doğ: Y. 11. HD., 02.03.1984, E: 799, K: 1158 s. 292, aynı doğ: Y. 11. HD., 25.02.1993, E: 726, K: 1224 s. 293).

Gerçekten yönetim kurulunun her türlü iş ve eylemine karşı doğrudan dava açılmasının kabul edilmesinin bir takım sakıncaları vardır. Bu durumda kooperatifin işleyişi aksayacak, yönetim kurulunun hareket kabiliyeti azalacak, 3. kişilerin haklarının ne olacağı tartışması yaşanacak ve hukuki güvenlik bozulacaktır. Ancak, yokluk veya geçersizlikle malul yönetim kurulu kararları için doğrudan dava açılması kabul edilebilir24.

-”Kura çekiminin batıl olduğu iddiası varsa, yönetim kurulu kararı dahi olsa batıllığın tespiti davası açılabilir” (Y. 11. HD., 25.02.1993, E: 7269, K: 1224)25.

Kanımca; yönetim kurulu kararı aleyhine doğrudan iptal davası açılması durumunda, genel kuruldan kısa sürede bir karar alınmasının zorluğu dikkate alınarak, mahkemenin bu hususta genel kuruldan bir karar alması için davacıya süre vererek sonucuna göre hüküm kurmasının kabul edilmesi usul ekonomisi ve hak arama özgürlüğü bakımından daha uygun olurdu.

KK. m. 62`de yönetim kurulu üyelerinin hukuki ve cezai sorumluluğu ile ilgili bir düzenleme mevcut ise de, söz konusu maddede, sorumluluğun sağlanması yönünde atılacak adımlardan bahsedilmemektedir. Bu nedenle KK. m. 98`in Türk Ticaret Kanunu`ndaki anonim şirketlere ait hükümlere yaptığı atıf gereği sonuca ulaşılması gerekir.

TTK m. 320`de yönetim kurulu üyelerinin şirket işlerinde gösterecekleri dikkat ve basiret hakkında Borçlar Kanunu`nun 528`inci maddesinin ikinci fıkrası hükmünün, uygulanacağı, yani, yönetim kurulu üyelerinin bir vekil gibi sorumlu olacakları belirtilmiştir. Yönetim kurul üyeleri görevlerini, kanun (özellikle TTK m. 336) ve ana sözleşme çerçevesinde yerine getirirken, kooperatif ve üyelere karşı akdi sorumluluk yüklenmiş durumdadırlar. KK. m. 62`de de yönetim kurulunun kooperatif işlerinin yönetimi için gerekli titizliği göstereceği, kooperatifin başarısı ve gelişmesi için bütün gayretini sarf edeceği belirtilmiştir.

TTK m. 336 uyarınca; kooperatif ortağı, gerek kanunun gerek ana sözleşmenin yönetim kurulu üyelerine yüklediği sair görevlerin kasten veya ihmal neticesi olarak yapılmadığını iddia ederek, yöneticiler hakkında müteselsil sorumluluk davası açabilir.

TTK m. 340`de; 336 ve 337`nci maddelerin hükümleri gereğince yönetim kurulu üyelerine yükletilen mesuliyet hakkında 309`uncu madde hükmünün de uygulanacağı belirtilmektedir. TTK m. 309 da ise kooperatifin zarara uğratılması nedeniyle dolaylı olarak zarar gören pay sahiplerinin, dâva hakları olduğu ancak, hükmolunacak tazminatın kooperatife verileceği öngörülmüştür.

TTK m. 359 hükmüne göre yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğuna ilişkin 309 ve 341. madde hükümleri deneticiler hakkında da uygulanır.

309. maddedeki sorumluluğun kapsamı, madde metninde; dolaylı zararlar bakımından 305, 306, 307 ve 308`inci maddelerde yazılı fiillerle sınırlı tutulmuştur. Fakat, 309`uncu maddenin diğer hallerde de uygulanacağını ifade eden TTK m. 340`da aynen;

“336 ve 337`nci maddelerin hükümleri gereğince idare meclisi azalarına yükletilen mesuliyet hakkında 309`uncu madde hükmü de tatbik olunur.”

denilerek, bu (309`uncu) maddenin uygulama alanı, 336 ve 337. maddeleri de kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Gerçekten, 340. madde de; 336 ve 337. maddeler bakımından, 309. madde hükmünün de uygulanacağının belirtilmesi, yöneticilerin sorumluluğuna başvuru yollarının çoğaltılması sonucunu doğurmaktadır.

Kooperatif veya yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğunu belirlemede en önemli etken, zararın niteliği olmaktadır. Uğranılan zararın şahsi (doğrudan) veya dolaylı olmasının belirlenmesi gerekmektedir. Türk Ticaret Kanununda dolaylı ve doğrudan zararın tanımı yapılmamıştır.

Doğrudan – dolaylı zarardan kasıt nedir?

Doğrudan – dolayısıyla zarar ayrımı TTK m. 309 hükmünden kaynaklanmaktadır.

Dolayısıyla uğranılan zarar; ortaklığın uğradığı zarardan ortağa yansıyan zarardır. Ortaklığın malvarlığını azaltan tüm işlemler ortaklar bakımından dolayısıyla zarar oluşturmaktadır.

Doğrudan (şahsi) zarar: Ortağın kişisel mal varlığı üzerinde oluşan zararı ifade eder.

Baskın doktrin görüşü ve Yargıtay`a göre; doğrudan zararlar bakımından, kooperatif üyesi; gerek kooperatif, gerekse, kusurları bulunması halinde, yönetim kurulu üyeleri aleyhine dava açabilirken, dolaylı zararlar bakımından yönetim kurulu üyelerine karşı açılan davada; TTK m. 309 gereği, tazminat kooperatif adına talep edilir.

Yargıtay`ın, kooperatif üyesinin şahsi zararları bakımından, doğrudan, kusurlu yönetim kurulu üyelerine dava açmasının mümkün olduğunu belirten kararlarından bazıları şöyledir;

– “… davacılar vekili müvekkillerinin kooperatif ortağı sıfatıyla uğradıkları zararı, bu zarara kooperatif genel kurulu kararını uygulamamak suretiyle yönetim kurulu üyelerinin sebep ve sorumlu olduklarını ileri sürerek, onlardan şahsen tahsilini istemiş bulunmaktadır. ..Yöneticilerin şahsına karşı açılan bu davanın yürütülerek hasıl olacak sonuç dairesinde bir karar verilmesi gerekir” (Y. 11. HD., 13.09.1983, E. 3623, K. 371)26.

– ” Ortağın usule uygun itirazını genel kurula götürmeyip ve bu amaçla genel kurulu makul sürede toplantıya çağırmayan yönetim kurulu üyeleri hakkında tazminat davası açılabilir” (Y. 11. HD., 20.03.1986, E: 1253, K: 1612)27.

– ” Kooperatif ortağı zarar görmüşse, yönetim kurulu üyelerine karşı kişisel olarak tazminat davası açabilir.” (Y. 11. HD., 27.02.1990, E: 9543, K: 1576)28.

Yöneticilerin işlem ve eylemi sonucu doğrudan zarar gören üyenin kooperatife dava açması da mümkündür. Bu durumda, kooperatifin, yöneticilerin kusuru oranında yöneticilere rücu etmesi söz konusu olur.

Gerçekten, Kooperatifler Kanunu`nda öngörülmese de, sözleşmeden doğan borç (akdi sorumluluk) ve hak arama özgürlüğü kapsamında, Kanun ve ana sözleşmenin uygulanmasından doğrudan zarar gören ortak, genel hükümlere (BK m. 96 vd., m. 41 vd., TMK m. 50/son, vs.) göre kooperatifi dava edebilmelidir.

Kaldı ki KK m. 98`in TTK anonim şirket hükümlerine yaptığı atıf dikkate alındığında da aynı sonuca ulaşılır. Yukarıda belirtildiği üzere; anonim şirketlerde, TTK m. 336 hükmüne göre, gerek kanunun, gerek ana sözleşmenin kendilerine yüklediği sair vazifelerin kasten veya ihmal neticesi olarak yapılmaması durumunda, yönetim kurulu üyelerinin münferit pay sahiplerine karşı müteselsilen sorumlu olmaları söz konusudur. Yönetim kurulunun faaliyetinden şahsi zarar gören ortak, genel kurula başvurmadan, yönetim kurulu üye/üyelerine zararın tazmini için doğrudan dava açabiliyorken, kooperatifi temsil eden yönetim kurulunun aldığı karar ile yapılan iş ve işlemlerden doğan şahsi zararının tazmini için de, kooperatif aleyhine dava açabilmelidir.

Ayrıca; temsile veya idareye salâhiyetli olanların vazifelerini yaptıkları sırada işledikleri haksız fiillerden anonim şirketin mesul olacağını belirten, KK m. 59/3, TTK m. 321/son hükümünün kıyasen uygulanması suretiyle de aynı sonuca varılır. Gerçekten; TTK m. 1`in, TMK`ya ve TMK m. 5`in de BK`ya yaptığı atıf dikkate alındığında, BK m. 98`deki haksız fiillerden mütevellit mesuliyete müteallik hükümlerin, kıyasen akde muhalif hareketlere de tatbik olunacağı hükmü gözetilerek de aynı sonuca ulaşılır.

– “Yönetim Kurulu üyelerinin eylemi sonucu zarar gören ortak bu zararının tazminini kooperatiften isteyebilir” (Y. 11. HD., 25.05.1992, E: 8318, K: 7059 Aynı doğrultuda Y. 11. HD., 12.09.1994, E: 2175, K: 6157)29.

– “Kooperatif ortağının, kooperatif aleyhine açtığı davada ileri sürdüğü kooperatif temellerinin ve döşemelerinin projeye aykırı olduğu, inşaat alanının 1. derece deprem kuşağında bulunduğu ve yıkılma tehlikesinin olduğu şeklindeki iddiaları haksız fiil olgusuna dayanmaktadır (BK m 41). Kooperatif ortaklarının kooperatifin haksız fiiline karşı dava açmaları, genel kurul kararı alınması şartına bağlı değildir” (YHGK, 07.10.1998, E: 11-616, K: 666)30.

– “Ortak kendisine noksan olarak teslim edilen konutun noksanlıklarının giderilmesini istemiştir. Bu talep yönetim kurulunca verilen bir kararın iptaline ilişkin bir dava olmayıp, kooperatif hükmi şahsiyetine karşı açılmış (tazminat) davası olduğundan KK. 16. maddesi ile ilişkisi bulunmamaktadır. Bir ortağın şahsi hakları ve tazminat talebi sebebiyle kooperatif aleyhine dava açılması için önceden genel kurula gitmeye gerek olmadığından, işin esasına girilerek sonucuna göre bir karar vermek gerekir” (Y. 11. HD., 06.11.1986, E: 4580, K: 5782, aynı doğ; Y. 11. HD., 22.10.1992, E: 3155, K: 10144)31.

Yargıtay; ortağın, kurada kendisine isabet eden konutun küçük olması sonucu, diğer dairelerden daha az değerli olduğunu ileri sürerek, değer farkını talep ettiği davanın (Y. 11. HD. 14.12.1992 E: 5126, K: 11354), ortağa verilen konutun ayıplı olması nedeniyle açılan davanın (Y. 11. HD., 23.01.1990, E: 8843, K: 85), kooperatifçe yaptırılan meskenin bir kısmının imar planına aykırı olması nedeniyle yıkılması sonucu uğranılan zararın tazmini için açılan davanın (Y. 11. HD., 08.07.1996 T. E: 4406, K: 5106), diğer ortaklara yapılan teslimden daha geç bir zamanda kendisine teslim edilen dairenin geç teslimi nedeniyle açılan davanın (Y. 11. HD., 14.10.1996, E: 6460, K: 6773), kooperatif tüzel kişiliğine yöneltilebileceğini belirtmiştir32.

Sonuç olarak, doğrudan zarar gören üye, hem kooperatif, hem de kusurlu olması şartıyla kooperatif yöneticileri aleyhine dava açabilir.

– ” Yönetim kurulu başkanının mahkeme kararını uygulamaması nedeniyle oluşan zarardan, hem kooperatif, hem de kişisel olarak yönetim kurulu başkanı sorumludur” (Y. 11. HD., 16.06.1997, E: 4186, K: 4740)33.

Peki, arsa sahiplerinin genel kurul kararı olmaksızın üye yapılması sonucu, normal aidat ödeyen üyenin uğradığı zarar doğrudan mı, yoksa dolaylı zarar kapsamında mı kalır?

Yukarıdaki açıklamalar göstermektedir ki; normal aidat ödeyen üye, arsa sahiplerinin genel kurul kararı olmaksızın kooperatife üye yapılmaları nedeniyle uğradığı şahsi zararlarının tazmini için, hem kooperatife, hem de yöneticilere dava açabileceği gibi, şahsi olmayan zararlar bakımından, hükmolunacak tazminatın kooperatife verilmesi kaydıyla doğrudan kusurlu yöneticiler aleyhine de dava açabilir.

Kanımca, normal aidat ödeyen üyeden alınan fazla aidatın iadesi talebi şahsi zarar kapsamındadır. Çünkü, eşitlik ilkesinin (KK. m. 23) ihlal edilerek fazla aidat toplanmasına dair uygulama ile normal aidat ödeyen üyenin, doğrudan malvarlığında bir azalma oluşmuştur. Kaldı ki fazla ödenen tutar o üyenin, payına düşen miktar bakımından tazmin edileceğinden, şahsilik söz konusudur. Açıkçası, arsa sahibi üyeye nazaran, normal aidat ödeyen üyenin cebinden çıkan fazla ödemenin, onun şahsi zararı olduğu kabul edilmelidir.

Ancak, arsa sahibinin üyeliğinin, normal aidat ödeyen üyeye doğrudan bir zarar vermediği ileri sürüldüğünde de varılan sonuç değişmez. Bu durumda, yani, doğrudan zarar görme durumu söz konusu değilse, hükmolunacak tazminatın kooperatife verilmesi kaydıyla, üye tarafından kusurlu yöneticiler aleyhine dava açılabileceği ileri sürülebilirse de, normal aidat ödeyen üyenin kendi payına düşen fazla ödemeyi, kooperatife verdirmesinde hukuki menfaati yok denecek kadar azdır.

Kaldı ki; genel kurulun ve dolayısıyla da kooperatifin, gerek açık, gerekse zımnen, arsa sahibinin bu sıfatla üyeliğini benimsemesi durumunda, yönetim kurulu üyelerinin kusurları, buna bağlı olarak da sorumlulukları söz konusu olmayacaktır. Gerek KK. m. 62, gerekse TTK m. 336`daki hükümlerde, yöneticilerin kusurlu sorumluluğu öngörülmektedir. Bu nedenle yönetim kurulu üyeleri, TTK m. 336/4 uyarınca, genel kurulda alınan kararı uygulamak durumunda olduklarını ileri sürerek, kusurlarının bulunmadığını ve zarardan sorumlu tutulamayacaklarını belirteceklerdir.

Sonuçta, arsa sahiplerinin üyeliğinin genel kurul kararı ile benimsenmesi halinde, yönetim kurulu üyelerinin şahsi sorumluluğuna gidilemeyeceğinden, bu konuda, dolaylı-doğrudan zarar ayrımının pratik bir önemi yoktur.

O zaman şu sorunun cevaplanması lazımdır.

Üyenin dolaylı zarar gördüğü kabul edilse bile, kendi payına düşen zararı kooperatiften talep edebilmesi mümkün müdür?

Normal aidat ödeyen üyelerin zararının nasıl bulunacağı konusuna yukarıda değinilmişti. Bir kez daha tekrar etmek gerekirse; arsa sahibinin üyeliğinin geçerli sayılması durumunda, zarar; normal aidat ödeyen üyenin konut maliyetlerinin kesinleştiği teslim tarihinden sonra, dava veya karara en yakın tarih itibarıyla güncellenmiş aidat ödemesi ile arsa sahibi üyelerin aynı tarih itibarıyla arsa değeri arasındaki farktır. Bu aradaki farktan kendi hissesine düşen tutar, normal aidat ödeyen üyenin zararı olacaktır. Söz konusu zararın hesaplanma biçimi aşağıda somut olarak açıklanmıştır.

Bu zararın talep edilmesi için öncelikle genel kurula başvurulması gerektiği ileri sürülebilir. Böyle bir iddia, arsa sahibinin kooperatife üyeliğinin sadece yönetim kurulu kararına dayanması halinde geçerli görülebilirse de, arsa alımındaki usul ile ortak sayısı ve konut-işyeri sayısının belirlenmesinin KK. m. 42`de genel kurulun devir ve terk edemeyeceği yetkisi olduğu ve KK. m. 59/son da da, yönetim kurulu üyelerinin genel kurulun devredemiyeceği yetkilerini kullanamayacağı hususları dikkate alındığında, genel kurul kararı olmaksızın yapılan üyelik geçersiz olacak, dolayısıyla da bu üyeliğe dayalı denkleştirme = zarar talep edilemeyecektir.

Eğer genel kurulun zımni veya açık bir kararı ile arsa sahiplerinin üyeliği benimsenmişse, en yetkili organ olan genel kurul tarafından verilecek kararın dava şartı yapılmasının pratik bir faydası olmayacaktır. Yani, arsa sahibini, kooperatif üyesi olarak benimseyen genel kurula başvurulmasından bir sonuç alınması mümkün değildir. Genel kurula başvuru, yönetim kurulunun faaliyetleri dolayısıyla söz konusu olabilir, doğrudan genel kurulun iş ve eylemleri aleyhine tekrar genel kurula başvurulmasının pratik bakımdan da faydası yoktur. Normal aidat ödeyen üyenin genel kurul gündemine bu konuyu, (yani arsa sahiplerinin üyeliğinin iptali, ya da, üye olarak kalacaklarsa, eşitliğin sağlanmasını) aldırması, genel kurulda alınan karara iptal davası açması ya da kararın geçersizliğini tespit ettirmesi, hükmün uygulanmasının sağlanması ve sair hususların usul ekonomisi ile bağdaşmayacağı da çok açıktır.

Kanımca bu durumda, genel kurulun ve dolayısıyla normal aidat ödeyen diğer üyelerin, kendileri bakımından uğradıkları zararı sineye çekmeleri söz konusudur. Hakkını arayan=normal aidat ödeyen üyenin, uğradığı zararı, dolaylı-doğrudan zarar ayrımı yapılmaksızın kooperatiften talep etmesi mümkündür. Bu talebi engelleyen bir mevzuat bulunmamaktadır. Bu talebin kanuni dayanağı; hak ve vecibelerde eşitliği öngören KK. 23. maddesidir. Eşitliğin genel kurul kararı ile ihlali nedeniyle uğranılan zarar kapsamında; normal aidat ödeyen üyenin, genel kurula başvurmasına gerek yoktur.

Arsa sahibinin bu sıfatla üyeliğinin Yargıtay tarafından geçerli sayılması durumunda zarar nasıl hesaplanacaktır?

Arsa sahibinin, bu sıfatla kooperatife üyeliğinin, geçersizliğe değil de, iptale tabi işlem olduğunu varsayalım . Genel kurul tarafından arsa sahiplerinin kooperatife ortak alınmalarına dair karardan zarar gören ortağın, bu kararın iptali için dava açması ve davanın reddedilmesi ya da dava açma süresinin de kaçırılmış olması nedeniyle arsa sahibinin üyeliğinin kesinleşmesi durumunda, normal aidat ödeyen ortak, arsa sahibi sıfatıyla üye olan ortaklara kalan konutların inşaat maliyeti ile bunun karşılığında verilen arsanın değeri arasında doğacak farktan, kendi üyelik payına düşeni, doğrudan zarar kapsamında, eşitlik ilkesi gereği, yukarıda belirtildiği üzere, kooperatiften talep edebilmelidir.

Somut bir örnekle konuya açıklık getirirsek; 20 daireli bir kooperatif, % 40 arsa sahibine kalacak şekilde kat karşılığı sözleşme imzalamış ve 20 x % 40 = 8 adet daire için arsa sahipleri aynı zamanda kooperatife üye yapılmıştır. Arsa sahibine ait arsa 800 m2 olup, arsanın kesin maliyetlerin belli olduğu denkleştirme tarihi itibarıyla değeri 800.000-YTL`dir. Yani, arsa sahibine kalan her bir dairenin arsa bedeline karşı gelen tutarı 800.000.-YTL/8 = 100.000.-YTL`dir. Normal aidat ödeyen üyenin denkleştirme tarihi itibarıyla ödediği aidatların güncelleştirilmiş değeri de 150.000.-YTL ise, normal aidat ödeyen 12 adet üye toplam; 150.000-YTL x 12 adet daire= 1.800.000-YTL`ye inşaatı bitirmiştir. Oysa arsa sahipleri olan 8 kişi, toplam 800.000.-YTL koyarak 8 adet daire sahibi olmuşlardır. Toplam maliyet arsa ve inşaat dahil =1.800.000 + 800.000= 2.600.000.-YTL bulunur. Buradan her bir üyeye düşen pay ise 2.600.000/20 = 130.000-YTL olup, normal aidat ödeyen üye, kooperatiften 150.000-130.000 = 20.000-YTL`yi talep edebilir.

– “Kooperatif ortağından diğer ortaklara göre fazla aidat alınmışsa, kooperatif kayıtları incelenmek suretiyle düzenlenen rapor ve tarafların ibraz ettiği deliller değerlendirilerek bunun hesabı yapılmalı ve fazla iade edilmelidir” (Y. 11. HD., 29.09.1997, E: 5549, K: 6380)34.

Yukarıda anlatılanlara göre; kooperatif üyesinin dava hakları, aşağıdaki gibi şematize edilebilir.

GENEL KURUL

YÖNETİM KURULU ÜYELERİ

12) Neden eşitliğin sağlanmasında sürekli olarak arsanın değerini, yapılan bağımsız bölümün değerinden daha düşük varsayıyorsunuz?

Somut bir örnekle açıklamak gerekirse; diyelim ki 1000 m2`lik bir arsaya 10 daire yapılacak ve arsa sahibine 4 tanesi verilecektir. 4 adet dairenin inşaat maliyeti karşılığında, müteahhit 600 m2 arsa payı kazanacaktır. Fakat müteahhidin başka bir 400 m2`lik parselde aynı nitelikte ve bitmiş halde 4 dairesi vardır. Müteahhit, arsa sahibine bu dört daireyi verdiğinde, arsa sahibinin arsasının tamamı olan 1000 m2`yi alacaktır. Ancak bitmiş halde verdiği 4 dairenin arsa payı olan 400 m2`yi mahsup ettiğimizde yine elinde 600 m2 arsa kalacaktır.

Daha basit olarak anlatmak gerekirse; 10 dairelik bir apartman inşaatında, % 40 arsa sahibi, % 60 müteahhide kalacak şekilde bir paylaşım ile yapılmış kat karşılığı inşaat sözleşmesinde, daha sözleşmenin kurulması aşamasında, arsa sahibine kalacak 4 adet daire, müteahhit tarafından aynı konumdaki başka bir yerden hazır bitmiş bir şekilde verildiğinde;

a) Müteahhit bu önceden verdiği 4 dairenin teslime kadar ki rantından (kirasından) mahrum kalacaktır.

b) Arsa sahibine kalan inşaat halindeki dairelerin paraya çevrilmesindeki güçlüğe ve riske katlanacaktır. Halbuki daha baştan arsa sahibine verdiği bitmiş haldeki daireleri satıp paraya çevirmesi daha kolay olacaktı.

c) Müteahhit, arsa sahibi ile yaptığı kat karşılığı inşaat yapım sözleşmesi uyarınca, bir nevi edimini taksitle yerine getirme imkanına sahip olmaktadır. Arsaya peşin para bağlamamaktadır. Ayrıca temelden yapacağı satışlarla inşaatı bitirme imkanının da olması nedeniyle, kendi öz sermayesini riske atmamış olmaktadır.

d) Yine, müteahhit, hazır bitmiş 4 adet daireyi satarak, elde ettiği parayla, her zaman arsa satın alabilir.

Bu nedenle; sözleşmenin kurulması aşamasında arsa sahibinin müteahhide devredeceği % 60 arsa payı, kendisine kalacak 4 adet dairenin inşaat maliyetinin, tam karşılığını oluşturmamakta, daha az bir tutara tekabül etmektedir. Çünkü arsa sahibine kalacak dairelerin ilerideki bir vadede teslim edilmesi söz konusudur.

Teslim aşamasında da aynı durum, daha bariz bir farkla vardır. Çünkü teslim aşamasında, arsa sahibine teslim edilen 4 adet dairenin içinde, arsa payı ve inşaat maliyet bedeli dışında, bu dairelerin müteahhitlik karına tekabül eden tutar da vardır. Yani, müteahhidin arsa üzerine bina yaparak sağladığı katma değer nedeniyle, sözleşmenin kuruluş aşamasındaki müteahhit aleyhine olan dengesizlik, daha da derinleşmektedir. Bu dengesizlik müteahhidin kar oranını arttırarak, satım bedelini belirlemesi ile giderilmektedir. Uygulamada arsa sahibinden alınan dairelerin, müteahhitten alınan daireden daha az değerde olmasının nedeni de budur.

Sonuç olarak; somut örnek kapsamında; gerek sözleşmenin kurulması aşamasında gerekse teslim aşamasında;

4 adet dairenin inşaat maliyeti > Arsanın % 60`ının değeri

veya

4 adet dairenin piyasadaki satım değeri > Arsanın tamamının değeri

dolayısıyla da; arsanın kat karşılığı verilmesi, satılmasından daha karlı olmaktadır.

Yukarıdaki hususlara sözleşmenin kurulmasından sonra, kooperatif inşaatlarının yapımına özgü olumsuzlukları da eklediğimizde, inşaat bedeli, arsa payından yüksek çıkmaktadır.

Gerçekten kooperatif inşaatlarında, bu inşaatların genelde, toplu konut ve alt yapısı henüz tamamlanmamış alanlarda yapılması nedeniyle, arsa maliyetlerinin inşaat maliyetlerine göre çok daha düşük olması, kooperatif yöneticilerinin inşaat müteahhidi gibi bilgili ve basiretli olamamaları nedeniyle maliyetlerin artması, arsa sahibine de bağımsız bölüm yapılması nedeniyle kooperatif taksitlerinin ödenmesindeki güçlükler nedeniyle, inşaatların zamanında bitirilememesi, uzayan inşaat süresi ve inşaat maliyetlerinin arsa maliyetinin üstünde seyretmesi sonucu oluşan zararlar gibi bir çok nedenden ötürü inşaat maliyetleri, arsa bedelinin üstünde kalmaktadır.

Ancak tersi durumda, yani, kooperatif üyesi olan arsa sahibinin verdiği arsanın değerinin, karşılığında aldığı bağımsız bölümün değerinden fazla olması durumunda, aradaki farkı kooperatiften talep etmesi de, teorik olarak mümkündür.

13) Arsa sahibinin kooperatife üye yapılması durumunda, kooperatif yöneticilerinin cezai sorumluluğu söz konusu olur mu?

Eğer genel kurul kararı ile arsa sahibi üye yapılmışsa kooperatif yöneticilerinin cezai sorumluluğu olmayabilir. Ancak bu durumda, kooperatif yöneticilerinin arsa sahiplerinden üyelik haklarını devralarak, dolaylı yoldan kooperatifle iş yapmaları KK. m. 59/6`ya aykırılık teşkil edeceğinden, KK. ek 2. maddenin 1. fıkrası uyarınca cezai sorumlulukları söz konusu olur.

Genel kurul kararı olmaksızın böyle bir uygulama yapılması halinde ise, yönetim kurulu üyelerinin ve temsile yetkili şahısların, genel kurulun devredemeyeceği yetkilerini kullanması, dolayısıyla da, KK. m. 59/son hükmüne aykırı davranmaları nedeniyle, yine, KK. ek 2 . maddenin 1. fıkrası uyarınca cezai sorumlulukları söz konusu olur.

SONUÇ: Kat karşılığı inşaat yapım sözleşmesinin tarafı olan arsa sahibinin bu sıfatla aynı zamanda kooperatife üye olmasının hukuken mümkün olmadığı, bu konudaki tereddütlerin giderilmesi için, kanuni düzenleme yapılması, kanuni düzenleme yapılıncaya kadar da, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı`nın konut yapı kooperatifleri için hazırladığı tip ana sözleşmeye hüküm koyarak uygulamaya yön vermesi gerektiği düşüncesindeyim.

KAYNAKÇA

Çevik O.N.: Kooperatifler Kanunu, 2003.

Kızılot ŞÜKRÜ.: Miras Kalan ya da Bağış Yolu ile Edinilen Arsanın Kat Karşılığında Müteahhide Verilmesi, Yaklaşım, Mart 2005 s. 16-17.

Gençyürek LEVENT.: Kat Karşılığı İnşaat Yapan Konut Kooperatiflerinin Vergilendirilmesinde Yaşanan Sıkıntı, Yaklaşım, Ocak 2006, s. 46 vd.

Çöklü CAFER TAYYAR: Uygulamada Yapı Kooperatifleri, 2001, s. 11-12.

Kurtulan AHMET: Kooperatifler Kanunu ve Açıklaması, 2000.

Gönen ERİŞ: Uygulamalı Kooperatifler Hukuku, 2001.

Kaçak NAZİF: Konut Yapı Kooperatifleri, 2002.

Erçin FERHAT: Türk Hukukunda Kooperatif Tüzel Kişiliğinin Ayırıcı Özellikleri, 2004 s. 70, 91-92, 157.

Özmen SABA: Kooperatifler Kanunu Değişikliği ve Yeni Örnek Anasözleşmeler Karşısında Türk Borçlar ve Ticaret Hukuku Açısından Konut Yapı Kooperatiflerinde Ortaklık Payı Dışındaki Ödemelerin Niteliği ile Bu Borçlarda Temerrüdün Hüküm ve Sonuçları, Türkiye Barolar Birliği Dergisi 1990/4.

Mülayim ZİYA GÖKALP: Kooperatifçilik, 2003.

Uygur TURGUT: İnşaat Hukuku, Cilt II, 1998.

Özkorkut KORKUT: Anonim Şirketlerde Yönetim Kurulu Kararlarının İptali.

Av.Nezih SÜTÇÜ

BU MAKALE YARGI DUNYASI ADLI DERGİDE YAYINLANMIŞTIR.

KOOPERATİF Emlak Vergisinden Muaf olup olmadığı hk.

Sayı : 29973770-08-OZELGE-001-1 16/06/2015
Konu : Emlak Vergisinden Muaf olup olmadığı hk.  

 

Ekran Resmi 2015-12-13 23.12.49            İlgide kayıtlı özelge talep formunuzda, küçük sanayi sitesi kooperatifi olarak yapmış olduğunuz site içerisindeki binaların bir kısmına 2008 yılında işyeri açma ve çalıştırma ruhsatının verildiği belirtilerek 5 yıllık emlak vergisi muafiyet başlangıç tarihinin; site içerisindeki binaların inşaat bitim tarihi olan 2011 yılı mı yoksa 2008 yılı işyeri açma ve çalıştırma ruhsatı verildiği tarih itibariyle mi dikkate alınacağı hususu sorulmaktadır.

Bilindiği üzere, 1319 sayılı Emlak Vergisi Kanununun 1 inci maddesinde, Türkiye sınırları içinde bulunan binaların bu Kanun hükümlerine göre bina vergisine tabi olduğu, 2 nci maddesinde, bina tabirinin, yapıldığı madde ne olursa olsun, gerek karada gerek su üzerindeki sabit inşaatın hepsini kapsadığı, 3 üncü maddesinde de bina vergisinin binanın maliki, varsa intifa hakkı sahibi, her ikisi de yoksa binaya malik gibi tasarruf edenler tarafından ödeneceği, hükme bağlanmıştır.

Anılan Kanununun “Geçici muaflıklar”  başlıklı 5 inci maddesinde,

“….

  1. f) Organize sanayi bölgeleri ile sanayi ve küçük sanat sitelerindeki binalar, inşalarının sona erdiği tarihi takip eden bütçe yılından itibaren 5 yıl süre ile geçici muafiyetten faydalandırılır.

            Yukarda (a), (b), (c) ve (d) fıkralarında yazılı muafiyetlerden istifade için, mezkür fıkralarda yazılı hallerin vukuunda, keyfiyetin bütçe yılı içinde ilgili vergi dairesine bildirilmesi şarttır. Ancak, bu olaylar bütçe yılının son üç ayı içinde vukubulduğu takdirde bildirim, olayın vukubulduğu tarihten itibaren üç ay içinde yapılır.

            Süresinde bildirimde bulunulmazsa muafiyet, bildirimin yapıldığı yılı takibeden bütçe yılından muteber olur. Bu takdirde bildirimin yapıldığı bütçe yılının sonuna kadar geçen yıllara ait muafiyet hakkı düşer. (Köylerdeki inşaat için bildirimde bulunulmaz.)” hükmü yer almaktadır.

Aynı Kanunun 33 üncü maddesinin (1) inci fıkrasında, yeni bina inşa edilmesinin vergi değerini tadil eden sebep olduğu belirtilmiş, 23 üncü maddesinde, bu Kanunun 33 üncü maddesinde (8 numaralı fıkra hariç) yazılı vergi değerini tadil eden sebeplerin doğması halinde değişikliğin vuku bulduğu bütçe yılı içerisinde, değişiklik bütçe yılının son üç ayı içinde vuku bulmuş ise üç ay içinde ilgili belediyeye emlak vergisi bildirimi verileceği hükme bağlanmıştır.

Buna göre, Kooperatifinizin küçük sanayi sitesinde yer alan ve inşaatları 2008 yılında sona eren binalarının 2009 yılından itibaren, inşaatları 2011 yılında sona eren binalarının ise 2012 yılından itibaren bildirim verilip verilmediğine bakılmaksızın 5 yıl süre ile emlak vergisinden muaf tutulması gerekmektedir. Öte yandan, söz konusu taşınmazların yeni inşa edilmiş olması vergi değerlerinin tadiline neden olduğundan ilgili belediyeye bu duruma ilişkin bildirimin verilmesi zorunludur.

Bilgi edinilmesini rica ederim.

Bir odası işyeri olarak kullanılan meskenin emlak vergisi

T.C.

GELİR İDARESİ BAŞKANLIĞI

 İSTANBUL VERGİ DAİRESİ BAŞKANLIĞI

Mükellef Hizmetleri Diğer Vergiler Grup Müdürlüğü

 

   
Sayı : 97895701-175.01[33-2015/6.1.22.756]-83330 29/09/2015
Konu : Bir odası işyeri olarak kullanılan meskenin emlak vergisi  

 

İlgide kayıtlı özelge talep formunda, ailenizin  eskiden beri oturduğu dairenin emlak vergisinin konut olarak ödendiği, emekli psikolog olan kızınızın 2012 yılı Haziran ayından itibaren meskeninizin 30 m²’lik  kısmını danışmanlık hizmeti vermek için iş yeri olarak kullanmaya ve gelir vergisi ödemeye başladığı, söz konusu yerde tabela ve çalışan olmadığı, ilgili belediyenin bir oda yerine tüm konuta 2010 yılından itibaren iş yeri üzerinden emlak vergisi ve cezası tahakkuk ettirdiği, ancak dairenin esas işlevinin konut olduğu belirtilerek bu işlemin doğruluğu hakkında Başkanlığımız görüşü talep edilmektedir.

 

1319 sayılı Emlak Vergisi Kanununun 3 üncü maddesinde “Bina Vergisini, binanın maliki, varsa intifa hakkı sahibi, her ikisi de yoksa binaya malik gibi tasarruf edenler öder.“; 8 inci maddesinde ise, “Bina vergisinin oranı meskenlerde binde bir, diğer binalarda ise binde ikidir.” hükümleri yer almaktadır.

 

Aynı Kanunun “Vergi Değerini Tadil Eden Sebepler” başlıklı 33 üncü maddesinde;

 

 “Vergi değerini tadil eden sebepler aşağıda gösterilmiştir.

            

 

  1. Bir binanın kullanış tarzının tamamen değiştirilmesi veya bir binanın ikamete mahsus mahallerinden bir kısmının dükkan, mağaza, depo gibi ticaret ve sanat icrasına mahsus mahaller haline kalbedilmesi, (Bu hükmün uygulanmasında bir apartmanın her dairesi bir bina sayılır ve tadil sebebi, yalnız kullanış tarzı tamamen veya kısmen değiştirilen daire için geçerli olur).” hükmüne yer verilmiştir.

 

Ayrıca, “Bildirim verme ve süresi” başlıklı 23 üncü maddesinde, “Bu Kanunun 33 üncü maddesinde (8 numaralı fıkra hariç) yazılı vergi değerini tadil eden nedenlerin bulunması halinde (geçici ve daimi muafiyetten faydalanılması hali dahil) emlak vergisi bildirimi verilmesi zorunludur. Devlete ait arazi için bildirim verilmez.

 

            Bildirimler;

             …

 

  1. b) Bu Kanunun 33 üncü maddesinde (8 numaralı fıkra hariç) yazılı vergi değerini tadil eden sebeplerin doğması halinde, değişikliğin vuku bulduğu bütçe yılı içerisinde,

 

            Emlâkın bulunduğu yerdeki ilgili belediyeye verilir.

 

            Yukarıdaki fıkralarda yazılı haller bütçe yılının son üç ayı içinde vuku bulduğu takdirde bildirim, olayın vuku bulduğu tarihten itibaren üç ay içinde verilir.”  hükmüne yer verilmiştir.

 

Öte yandan, aynı Kanunun 9 uncu maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde de, bina vergisi mükellefiyetinin, bu Kanunun 33 üncü maddesinin (1) ila (7) numaralı fıkralarında yazılı vergi değerini tadil eden sebeplerin doğması halinde bu değişikliklerin vukuu bulduğu tarihi takip eden bütçe yılından itibaren başlayacağı hükme bağlanmıştır.

 

213 sayılı Vergi Usul Kanununun “İşyeri” başlıklı 156 ncı maddesinde, “Ticari, sınai, zirai ve mesleki faaliyette iş yeri; mağaza, yazıhane, idarehane, muayenehane, imalathane şube, depo, otel, kahvehane, eğlence ve spor yerleri, tarla, bağ, bahçe, çiftlik, hayvancılık tesisleri, dalyan ve voli mahalleri, madenler, taş ocakları, inşaat şantiyeleri, vapur büfeleri gibi ticari, sınai, zirai veya mesleki bir faaliyetin icrasına tahsis edilen veya bu faaliyetlerde kullanılan yerdir.” hükmü bulunmaktadır.

 

Bu madde hükmüne göre, mükelleflerin ticari, sınai, zirai ve mesleki faaliyetlerini sürdürdükleri yerlerin iş yeri özelliğini taşıyabilmesi için bu yerlerin faaliyetin icrasına tahsis edilmesi veya faaliyetin icra edildiği yer olma özelliği taşıması gerekmektedir.

 

Bu itibarla, konutunuzun ikamete mahsus mahallerinden bir kısmının psikolojik danışmanlık hizmeti vermek üzere iş yeri haline dönüştürülmesi halinde vergi değerini tadil eden sebep söz konusu olacak ve nitelik itibarıyla iş yeri kapsamında değerlendirilerek yeni duruma (iş yeri) göre vergilendirilmesi gerekecektir. Dolayısıyla, 1319 sayılı Kanunun 23 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca söz konusu mesken için 2012 bütçe yılı içinde yeni duruma göre emlak vergisi bildirimi verilmesi ve meskenin iş yeri olarak kullanılmaya başlandığı tarihi izleyen bütçe yılından itibaren iş yerlerine ait oran üzerinden vergilendirilmesi gerekmektedir.

 

Bilgi edinilmesini rica ederim.

Yapı Kooperatiflerinde Tapu İşlemleri-MALİ MÜŞAVİR EVREN ÖZMEN

T.C.

BAYINDIRLIK VE İSKÂN BAKANLIĞI

Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Tasarruf İşlemleri Dairesi Başkanlığı

 

Sayı   :B.09.1.TKG0100001-073/                                                                   26/04/2010

Konu :Yapı Kooperatiflerinde Tapu

           İşlemleri.

GENELGE NO:1701

2010/ 8

 

 

 

İlgi     : a) 02/07/1963 tarih ve 1379 sayılı genelge,

  1.            b) 11/01/1989 tarih ve 1492 sayılı genelge,
  2. c) 27/11/1989 tarih ve 1503 sayılı genelge.

 

Kooperatiflerin taşınmaz mal tasarrufları hakkındaki talepleri sırasında; 2644 sayılı Tapu Kanunu’nun 2 nci maddesi gereğince ticaret sicil memurluğundan alınması gerekli yetki belgesinin içeriği ile kooperatiflere ilişkin diğer hususlarda yaşanan aksaklıkların giderilmesi ve uygulamada birliğin sağlanması amacıyla aşağıdaki açıklamalara ihtiyaç duyulmuştur.

1- Kooperatiflerin Taşınmaz Tasarrufları:

24/04/1969 tarihli ve 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’nun 42 nci maddesinin ikinci fıkrasına, 06/10/1988 tarihli ve 3476 sayılı Kanun’un 9 uncu maddesiyle eklenen, 6 nci bentte, “Gayrimenkul alımında ve satımında takip edilecek usul ile alınacak gayrimenkulun niteliğini, yerini ve azami fiyatını, satılacak gayrimenkulun asgari fiyatını belirlemek,” yetkisi kooperatif genel kurulunun yetkileri arasına alınmıştır.

Buna göre, taşınmaz mal alım ve satımı için öncelikle kooperatif genel kurulunca karar verilmiş olması gerekmektedir. Genel kurul, bu yetkisini devir ve terk edemeyeceği gibi 1163 sayılı Kanun’un 59 uncu maddesine 3476 sayılı Kanun ile eklenen “Yönetim kurulu üyeleri ve temsile yetkili şahıslar, genel kurulun devredemeyeceği yetkilerini kullanamaz.” sekizinci fıkrası hükmü uyarınca yönetim kurulunun böyle bir yetkiyi kullanması hukuken mümkün değildir.

Diğer taraftan, 1163 sayılı Kanun’un 59 uncu maddesine 3476 sayılı Kanun’un 15 inci maddesiyle eklenen 4 üncü fıkrası, “Kooperatiflerce alınması kararlaştırılan gayrimenkullerin alımının, tapu devri veya tapuya şerh verdirilecek bir satış vaadi sözleşmesi ile yapılması şarttır.”,    5 nci fıkrası ise “Alınacak gayrimenkulun kooperatifin amacına uygun olması gerekir.” Hükmüne amirdir.

Bu nedenle, kooperatif temsilcilerince taşınmaz mal alımı, satımı veya satış vaadi sözleşmelerinin tapu siciline şerhi için talepte bulunulması halinde, 2644 sayılı Kanun’un 2 nci maddesi uyarınca ticaret sicil memurluğundan alınıp ibraz edilen yetki belgesinde;

  1. a) Kooperatifi temsile yetkili kişi veya kişilerin kimler olduğu,

b)Genel kurulca, tapu kaydı gözetilerek hangi taşınmaz malın satın alınacağının
belirlenmesinin gerekmediği, yalnızca taşınmaz malın niteliği (konut yapımına elverişli olması vb.) ve yeri (belirlenen bir il, ilçe veya bölge sınırları içinde olmak gibi) konusunda belirtme
yapılmasının yeterli olduğu, mutlak surette ada ve parsel numaralarının belirtilmesinin zorunlu
olmadığı,

  1. c) Genel kurulca; il, ilçe veya bölge sınırlaması yapılan taşınmaz malın azami olarak hangi fiyatla satın alınabileceği, yada kooperatifin kayden maliki bulunduğu hangi taşınmazın asgari hangi

 

 

 

 

 

fiyatla satılabileceği ile alım veya satımda takip edilecek usul konusunda kooperatif yönetim kuruluna yetki verildiğine ilişkin bilgilerin olup olmadığının araştırılması gerekmekte olup, bu bilgilerin bulunması halinde talebin karşılanması gerekmektedir.

Ayrıca, yetki belgesinde, genel kurulca alınmış karardan bahsedilmemesi halinde ise, noterden tasdikli genel kurul kararına istinaden talebin karşılanması, aksi halde reddi gerekmektedir.

2-Kooperatiflerle Yönetim Kurulu Üyesi Arasında İşlemler:

29/06/1956 tarihli ve 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 334 üncü maddesinin birinci fıkrasında, “İdare meclisi azalarından biri umumi heyetten izin almadan kendi veya başkası namına bizzat veya dolayısiyle şirketle şirket konusuna giren bir ticari muamele yapamaz. Aksi takdirde şirket yapılan muamelelerin batıl olduğunu iddia edebilir. Aynı hak diğer taraf için mevcut değildir.” hükmündedir.

Bu hüküm, yönetim kurulu üyeleri (veya bu üyelerin vekili oldukları kişiler) ile kooperatif tüzel kişiliği arasında gerçekleştirilen yasak işlemleri kapsamaktadır. Genel kurulun bu konuda özel bir kararı olmaksızın bu tür bir işlem yapılması mümkün değildir. Ancak yönetim kurulu üyeleri, 1163 sayılı Kanun’un 55 inci maddesi gereğince aynı zamanda kooperatif ortağı olmaları nedeniyle üyelere ilişkin gerçekleştirilen işlemlerde (ferdileştirme gibi) bu tür bir özel izin alınmasına gerek yoktur. Üye olmaktan kaynaklanan doğal yetkilerini kullanabilirler.

3-Kooperatif İşlemlerine İlişkin Özel Durumlar:

a-Konut ve işyeri yapı kooperatiflerinin kat irtifaklı taşınmazlarını da ferdileştirmeye konu edilebilir,

b-Ana sözleşmelerinde hüküm bulunması veya konut yapımımın imkansız olması halinde genel kurulca karar alınarak söz konusu taşınmazların üyelere arsa olarak tahsis edilmesi mümkündür,

c-Konut yapı kooperatiflerinin ana sözleşmesinde üyelerine işyeri olarak taşınmaz mal dağıtabileceği konusunda hüküm bulunması (veya bu konuda ana sözleşme değişikliği yapılması durumunda) ve sunulan yetki belgesinde bu hususun belirtilmesi halinde konut yapı kooperatifleri ferdileşme suretiyle işyeri nitelikli bağımsız bölümleri üyelerine tahsis edebilirler,

d-Ferdileşme işleminde noterden alınacak kura zabtının müdürlüğe sunulması zorunlu değildir, ancak sunulması halinde parsel dosyasında saklanmalıdır,

  1. e) Üzerinde haciz, ipotek gibi kısıtlamaların bulunduğu bir taşınmazın kooperatif adına edinimi için genel kurulun bu konuda yönetim kuruluna yetki vermiş olması gerekir,

f- Kamu hukukundan doğan; yola veya yeşil alana terk gibi işlemler için genel kurul kararı aranmasına gerek yoktur.

İlgi ( a, b, c) genelgeler yürürlükten kaldırılmıştır.

Bilgi ve gereğini, iş bu genelgenin tüm birimlere duyurulmasını önemli rica ederim.

 

 

 

     Mehmet Zeki ADLI

                                                                                                                        Genel Müdür

 

 

 

DAĞITIM:

-Merkez Birimlerine,

-Bölge Müdürlüklerine.

Kat karşılığı inşaat sözleşmesine göre şirkete teslim edilen arsa için belge düzenlenmesi hk.-MALİ MÜŞAVİR Evren Özmen

Sayı : 27575268-105[234-213-54]-1078 27/10/2015
Konu : Kat karşılığı inşaat sözleşmesine göre şirkete teslim edilen arsa için belge düzenlenmesi hk.  

 

İlgide kayıtlı özelge talep formlarınızda; … Vergi Dairesi Müdürlüğünün … vergi numaralı mükellefi olduğunuz ve … tarihinde vergi mükellefiyeti bulunmayan ve miras yoluyla kendilerine arsa intikal eden şahıslar ile kat karşılığı inşaat sözleşmesi imzalandığı belirtilerek, arsanın şirketinize tesliminde gider pusulası düzenlenip düzenlenmeyeceği, düzenlenmesi halinde hangi bedel üzerinden düzenleneceği ile gelir vergisi tevkifatı yapılıp yapılmayacağı ve stopaj oranının ne olması gerektiği hususunda Başkanlığımız görüşü talep edilmiştir.

            A- GELİR VERGİSİ KANUNU YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRME:

193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun 94 üncü maddesinin birinci fıkrasında; kamu idare ve müesseseleri, iktisadî kamu müesseseleri, sair kurumlar, ticaret şirketleri, iş ortaklıkları, dernekler, vakıflar, dernek ve vakıfların iktisadî işletmeleri, kooperatifler, yatırım fonu yönetenler, gerçek gelirlerini beyan etmeye mecbur olan ticaret ve serbest meslek erbabı, zirai kazançlarını bilanço veya ziraî işletme hesabı esasına göre tespit eden çiftçilerin aşağıdaki bentlerde sayılan ödemeleri (avans olarak ödenenler dahil) nakden veya hesaben yaptıkları sırada, istihkak sahiplerinin gelir vergilerine mahsuben tevkifat yapmaları gerektiği hüküm altına alınmış olup, aynı maddenin alt bentlerinde hangi ödemelerden hangi oranlarda tevkifat yapılacağı belirtilmiştir.

Buna göre, Gelir Vergisi Kanununun 94 üncü maddesinde gerçek kişilerin kat karşılığı inşaat sözleşmesi kapsamında müteahhitlere arsa teslimlerinde tevkifat yapılacağına dair hüküm bulunmadığından, şirketinizin kat karşılığı inşaat sözleşmesi kapsamında gerçek kişilerden teslim aldığı arsalar için gelir vergisi tevkifatı yapmasına gerek bulunmamaktadır.

            B- VERGİ USUL KANUNU YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRME:

213 sayılı Vergi Usul Kanununun 229 uncu maddesinde faturanın, satılan emtia veya yapılan iş karşılığında müşterinin borçlandığı meblağı göstermek üzere emtiayı satan veya işi yapan tüccar tarafından müşteriye verilen ticari vesika olduğu, 231 inci maddesinin 5 inci bendinde faturanın, malın teslimi veya hizmetin yapıldığı tarihten itibaren azami yedi gün içinde düzenleneceği, 234 üncü maddede ise birinci ve ikinci sınıf tüccarlar, kazancı basit usulde tespit edilenlerle, defter tutmak mecburiyetinde olan serbest meslek erbabının ve çiftçilerin vergiden muaf esnafa yaptırdıkları işler veya onlardan satın aldıkları emtia için tanzim edip işi yapana veya emtiayı satana imza ettirecekleri gider pusulasının vergiden muaf esnaf tarafından verilmiş fatura hükmünde olduğu hükümleri yer almaktadır.

Mezkûr Kanunun 267 nci maddesinde gerçek bedeli belli olmayan veya bilinmeyen veyahut doğru olarak tespit edilemeyen bir malın, değerleme gününde satılması halinde emsaline nazaran haiz olacağı değerin emsal bedeli olduğu hüküm altına alındıktan sonra emsal bedelin sıra ile hangi esaslara göre tayin olunacağı hükme bağlanmıştır. Anılan madde hükmüne göre emsal bedeli sırasıyla, ortalama fiyat esası, maliyet bedeli esası ve takdir esası olmak üzere bu üç esastan birisiyle belirlenecektir. Emsal bedeli tayini için belirlenen esaslardan üçüncü sırada yer alan takdir esasına göre; ilk iki sırada yer alan esaslara göre belli edilemeyen emsal bedelleri ilgililerin müracaatı üzerine takdir komisyonunca takdir yolu ile belli edilir. Takdirler, maliyet bedeli ve piyasa kıymetleri araştırılmak ve kullanılmış eşya için ayrıca yıpranma dereceleri nazara alınmak suretiyle yapılmaktadır.

Buna göre;

– Şirketiniz tarafından kat karşılığı olmak üzere arsa sahibine bırakılan daireler için, söz konusu dairelerin teslim edilmesinden (inşaatın tamamlanarak mülkiyetin alıcıya geçmesinden veya tescilden önce dairelerin alıcıların kullanımına terk edilmesinden) itibaren yedi gün içerisinde arsa sahibi adına Vergi Usul Kanununun 267 nci maddesine göre tespit edilen emsal bedel üzerinden fatura düzenlemeniz,

– Arsa sahibinin gerçek usulde mükellefiyetini gerektirmeyecek şekilde, arızi bir faaliyet olarak arsasını tarafınıza tesliminde, arsa sahibinin mükellef olmamasından dolayı şirketiniz tarafından arsa sahibi adına teslim edilen dairelerin emsal bedeli üzerinden yukarıda belirtilen faturanın düzenlenmesiyle eş zamanlı olarak gider pusulası düzenlemeniz

gerekmektedir.

Bilgi edinilmesini rica ederim.